21 Şubat 2021

21 Şubat 2021

21 Şubat 2021

21 Şubat 2021

Yaşamadığım anılar, gözümde canlandılar

Yaşamadığım anılar, gözümde canlandılar

Yaşamadığım anılar, gözümde canlandılar

Yaşamadığım anılar, gözümde canlandılar

Yazar

Yazar

Rachel Aviv

Çeviri

30 dakikalık okuma

DNA testi sonuçları, altı şüphelinin de suçsuz olduğunu ispatlamıştı. Öyleyse, neden bazıları hâlen orada olduklarını hatırlıyordu?

Başlamadan önce...

Başlamadan önce...

Başlamadan önce...

Başlamadan önce...

Rachel Aviv’in kaleme aldığı bu makaleye rastladığım ve çeviri izni aldığım iki an arasında yalnızca yarım saat bulunuyor. Üç günde heyecanla Türkçe’ye çevirdiğim bu metin, belleğimize ilişkin o denli ekstrem bir noktayı konu alıyor ki insan, tüm yazılanların bir şehir efsanesi değil, her noktasıyla gerçek yaşantılar olduğuna inanmakta güçlük çekiyor. Bu yüzden, belki hacmiyle göz korkutabilecek bu makaleyi, ben çevirdim diye söylemiyorum, sonuna dek okumanızı tavsiye ederim. İnsanın kendi zihninde hüküm süren kanunlarla tanışması için lâzım olan fırsat, kimi zaman Bağdat’tan da değil, Birleşik Devletler’in kırsalından çıkıp gelebiliyor.
Eğer siz de (benim gibi) vakanın gerçekliğini idrak etmekte zorlanırsanız, davaya ilişkin şu gibi haberleri seyrederek Beatrice Altılısını belleğinizde et ve kemiğe büründürebilirsiniz. Buna rağmen, okuduklarınızın da belleğinizde her gün yeni inanç ve edinimleriniz tarafından bir güzel yoğrulacağını unutmayın. Hatta belki bir gün, bu yazıya rastladığınızı dahi hatırlamayacaksınız. Bu duruma ilişkin naçizane söyleyebileceğim şudur; Hermann Ebbinghaus’un 1885 yılında yazdığı gibi, ne günün birinde unutacağınız bu satırlar, ne de aklımızdan uçup gittiğini zannettiğimiz öteki ayrıntılar, aslında belleğimizden hiç atılmıyor. Yalnızca derinlerde saklanıyorlar. Bazense yalnızca onları arayacak cesaret gerekiyor insana. Bu da belleğin bir kayıt cihazından çok daha fazlası olduğunu göstermeye ziyadesiyle yetiyor. Keyifli okumalar dilerim.
Ada JoAnn Taylor gerildiğinde, bir kırlentin kumaşını parmak uçlarında hissedebildiğini söylüyor. Taylor, otuz yıldır bu dokunsal geri bildirimlerden muzdarip. Kendini Beatrice, Nebraska’da, küçük bir apartman dairesinde tasavvur ediyor. Bir yastığın uçlarını, düşündüğünden de sıkı kavrıyor ve altmış sekiz yaşında dul bir kadını boğuyor. Geçenlerde kendisiyle konuşurken, “Kadın,” demişti Taylor, “büyük annemle aynı yaştaydı sanırım.”
Taylor, 1989’da kadını öldürdüğünü itiraf etti ve yirmi yıl boyunca kendisinin suçlu olduğuna inandı. Affedilene değin, işlediği cinayet sebebiyle on dokuz yıldan fazla hapis yattı. Cinayetten suçlanan altı kişiden biriydi, altı şüpheliden beşi suçu işlediklerini kabul etti; bunlardan ikisi ise suçlarını öyle benimsemişti ki, serbest bırakıldıktan sonra bile işledikleri cinayete ilişkin kuvvetli anıları bulunuyordu. Amerika Birleşik Devletleri tarihi boyunca başka hiçbir davada, sanıkların bu kadar uzun süreli sahte suç anıları bulunmamıştı. Sahte anılar, belleğin şekillendirilebilirliği ile ilgili bir çalışma alanıdır: burada, ilk başta şüphe duyulan mantıksız bir düşünce, zamanla kişinin hayat hikâyesini ve kimlik algısını yeniden biçimlendiren güçlü bir inanca dönüşür.
Taylor ve serbest bırakılan öteki sanıkların durumunu değerlendiren Nebraskalı psikiyatrist Eli Chesen, kendisiyle görüştüğümüzde, “Hâlâ cinayeti işlediklerine çeşitli düzeylerde inanıyorlardı,” dedi. Ayrıca bu vakayı, Guyana’da bir tarikat liderinin dokuz yüzden fazla insanı intihara ikna ettiği 1978 tarihli Jonestown Katliamına benzetti. “Elinizde, büyük sonuçları olan bir sanrıyı aynı anda yaşamaya sürüklenmiş bir grup insan var,” diye sürdürdü sözlerini, “Taze inançları, kayayı kaplayan kâğıt parçası misali, geçmiş yaşam tecrübelerinin yerini aldı.”
Taylor, hâlen ailesi ve arkadaşlarının gizliden gizliye onun katil olduğunu düşünmesinden kaygılanıyor. “Hayır, orada değildin,” diye durumu kendine izah etmeye çabalıyor, “Sorun yok. Sen kötü biri değilsin.” Ne var ki, yastığı tuttuğu anı, onu hâlen gözyaşlarına boğuyor.
Beatrice, Nebraska’nın güneydoğusunda yer alan, etrafı buğday, mısır ve soya tarlalarıyla çevrili ve on iki bin beş yüz nüfuslu bir şehirdir. Şehrin ekonomisi, ilk adı Nebraska Akıl Hastası Gençler Enstitüsü olan ve zihinsel engelli insanlara hizmet veren şehir hastanesine dayalıdır. Beatrice’de büyümüş şair Weldon Kees, şehre dair yarı gerçek, yarı kurgu kimi öyküler yazmıştır. Bunlardan birinde, Hint mezarlığının civarında çalışan inşaat işçileri, bir cesedi mezarından çıkarır. Sonra da patronlarının emriyle, çıt çıkarmadan cesedi un ufak ederler.
Çocukluğunu Leicester, Kuzey Carolina’da bir sığır çiftliğinde geçiren Taylor, 1981 yılında kendisinden hamile olduğu erkek arkadaşının peşinden Beatrice’e gittiğinde henüz on sekiz yaşındaydı. Üç hafta sonra, adam kızcağızı terk etti. O da Beatrice Lisesi’ne kaydoldu ve kızı Rachel’ı tek başına büyüttü. Lezbiyen olduğunu insanlardan gizleyen Taylor, sıklıkla mavi kot pantolon ve erkeklerin giydiği önden düğmeli siyah gömlekler giyerdi. Bir polis memuru, onu “Bir çeşit Amazon” olarak tanımlıyordu. Gelişigüzel provokatif beyanlarda bulunarak dikkatleri üzerine çekerdi Taylor. Karşılaştığı yabancılara, “intihar teşebbüsleriyle dolu bir evden geldiğini” ilân ederdi.
Geceleri, Beatrice şehir merkezinde motorcuların ve aykırı tiplerin sık sık uğradığı bir barda, R&S’de içerdi. O günlerdeki ruh hâlini, “boşa harcanmış, karamsar ve patlamaya hazır” olarak tanımlıyordu. Ceketinin cebinde viski taşır ve ne zaman içki içse, hoplayıp şarkı söyleyen küçük bir kız çocuğu gibi davranmaya başlardı.
Çocuk koruma hizmetlerinin tavsiyesi üzerine Taylor, daha iyi bir ebeveyn olmasına yardım etmekle görevlendirilmiş Wayne Price adlı psikologla birlikte çalışmaya başladı. “Ona göre ben bir salyangoz gibiydim,” diyordu Taylor, “Bir yandan sevilmek için elimi uzatırken, öte yandan kapılarımı kapatıyordum.” Üvey babası onu defalarca taciz etmiş ve on bir yaşında evden kovmuştu, tüm ergenliğini bir koruyucu aileyle birlikte geçirdi. Giderek, “İçinde bir yerlerde azat edilmeyi bekleyen bir insan olduğunu” fark ediyordu.
Price, ona, ruh hâli ve benlik saygısındaki kararsızlığın belirgin olduğu borderline (sınır) kişilik bozukluğu tanısını koydu. Birkaç ayın sonunda Price, Taylor’ın “evcimen olmaya, aşçılığa, el işi yapmaya çabaladığını” not etmişti. Öte yandan hâlâ oldukça dürtüsel ve duygusaldı ve 1985 yılında Price ona ebeveynlik haklarından vazgeçmesini önerdi. Taylor ona güvendi ve önerisini kabul etti. “Bu durumu, ‘Güçlü bir annenin sevgisi, sıkıca sarılmaktansa salıvermeyi gerektirir kimi zaman’ diyerek açıklayabilirim yalnızca,” diyordu. Kızını evlatlık verdi, ardından Los Angeles’a yerleşti ve burada seks işçiliğiyle geçimini sağlamaya başladı.
Birkaç ay sonra, Los Angeles’ta eşcinsel porno filmleri çeken Joseph White adlı yirmi ikilik yakışıklı bir adamla birlikte Beatrice’e geri döndü. White, Taylor’a kızının velayeti için mücadelesinde yardımcı olmak istiyordu. Oysa ikisi de mahkeme sürecinin sonlandığını idrak edememiş, Taylor, kızının tüm haklarını çoktan yitirmişti.
Bir gün Taylor, cinsel yönden rahat, yoksul ve kendilerinden nefret eden bir grup lise arkadaşıyla yeniden bir araya geldi. Ağaç oymaktan ve şiir yazmaktan hoşlanan White da onlarla arkadaş olmuştu. Düşük bütçeli bir porno filmi çekmeye başladılar. Yerel bir polis memuru, “Gecenin biri, ikisi, üçünde bile Beatrice sokaklarında oldukları” için haklarında şikâyette bulundu. Başka bir memur ise onlar için, “Hiçbir şeyleri yoktu. Ve hiç kimseyi tanımıyorlardı.” diyordu.
Beatrice şehir merkezindeki Lincoln Telefon & Telgraf Ofisi, —koyu renkli etekleri ve beyaz gömlekleriyle— yaklaşık yirmi “telesekreterin” günde yirmi beş bin telefon görüşmesini bağlamak için çalıştığı, taştan beyaz pervazları olan, kızıl tuğladan bir binadır. Yirminci yüzyılın başında, şirketin kurulmasından kısa süre sonra Beatrice Democrat, “Bu civarda yaşayan her kadın, on mil içinde her yumurtadan kaç tavuk çıktığını bilir,” yazar. Ellili yıllarda, doğrudan aramanın icadıyla birlikte bina da çoğunlukla yaşlı kadınların ve genç, bekâr kadın işçilerin yaşadığı bir apartmana çevrilir.
Taylor Beatrice’e döndükten birkaç ay sonra, binanın birinci katında yalnız yaşayan Helen Wilson, tecavüze uğradı ve boğularak öldürüldü. Polis, Wilson’ın yatağı, duvarları ve iç çamaşırında B grubu kana ve kadının vücudunda failin menisine rastladı. Wilson Nine, haftada birkaç gece tombala oynar ve yarım blok ötedeki Metodist kilisesine ait bakımevinde gönüllü çalışırdı. Polis, sanığın dinî tutkusu içinde kaybolmuş biri —civarda birkaç kilise daha vardı— ve eşcinsel olduğunu düşünüyordu, zira Wilson anal yolla tecavüze uğramıştı. F.B.I.’ın geliştirdiği bir suçlu profili, katilin psikolojik yardım alan ve porno koleksiyonu toplayan münzevi bir tip olduğu sonucuna vardı, ayrıca hayli “tuhaf ve zayıf biriydi.”       
Polis, ziyarete gelen şüphelileri izlemek için Wilson’ın mezarındaki bir çiçek saksısına ses kayıt cihazı yerleştirdi ve Beatrice’de yetişkin kitapları satan birinden tanıdığı tüm eşcinsellerin listesini istedi. White da dahil üç yüzden fazla insan sorguya alındı. Wilson, White’la hiç karşılaşmamıştı. White, “Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyorum, ama sokakta dolaşan kimi söylentiler kulağıma geldi,” diye ifade verdi. Şüphelilerden biri olmadığı kısa sürede anlaşıldı, zira kan grubu B değildi.
Cinayetten üç hafta sonra Taylor, nihayet kızının hayatının bir parçası olamayacağını idrak etmiş ve Kuzey Carolina’daki ailesinin yanına dönmüştü. Alkolü bıraktı, annesiyle arasını düzeltmeye çalıştı fakat çabası beyhudeydi. O günler için, “Nebraska ile ilgili ne varsa hepsini unutmaya çalıştım,” diyordu.
Wilson davası çözüldü. Beatrice Emniyet Müdürlüğü’nün eski memurlarından Burdette Searcey adlı genç domuz yetiştiricisi, kendi çamaşırlarını da temizlettirdiği çamaşırhaneyi işleten Wilson’ın kızına, davayı çözmek için çalışacağını söyledi. Televizyonda cinayet programları izlemekten hoşlanan, kısa boylu fakat irikıyım bir adam olan Searcey, çiftlikteki işinden memnun değildi ve bir özel dedektif olarak hiçbir ücret almadan davayı araştırmaya başladı. Söylediğine göre, “şehirde dolaşmayı seven, işsiz ve bana sorarsanız serserilik eden” insanlarla görüşmeler gerçekleştirdi.
Cinayetten iki yıl sonra, Searcey çiftçiliği bıraktı ve davadan Beatrice Polis Departmanı sorumlu olduğu hâlde, süreç boyunca bulunduğu Şerif Bürosunda yardımcı polis olarak işe alındı. Zaman zaman, Taylor’ın terapisti Price’ı acil durum ışıklarını yakarak yolda durdururdu. Onun hakkında Price, “Benden bazı konularda fikir almak istiyordu,” demişti. Eski bir ordu hekimi olan ve Lincoln’deki Nebraska Üniversitesi’nde lisansüstü öğrencilere süpervizyon veren Price, her türlü davranışsal konuda şehrin bilirkişisi olarak görülüyordu. Hem polis hem de şerif departmanında danışman psikolog olarak çalışmış ve o da şerifin yardımcılığını üstlenmişti. Günün birinde Price, Searcey’den artık yolunu kesmeyi bırakmasını istedi; dedektif, canını sıkmaya başlamıştı.
Searcey, Wilson davasını o denli çok defa gündeme getirmişti ki, şerif nihayet “artık bu davayı duymaktan yorulduğunu” söylemişti, “Çözebileceğini düşünüyorsan, o zaman kendin hâllet.”
1989 Mart’ında Searcey, bir özel dedektif olarak topladığı bilgilere dayanarak Taylor ve White hakkında tutuklama emri çıkarttı. Beatrice polisinin hakkında “belki de geri zekalıdır” dediği on yedi yaşında bir çocuktan, ikilinin cinayeti işlediği için böbürlendiğini duymuştu. Searcey notlarından birinde “White bir eşcinsel” ve “hayli garip, genç bir adam” yazmış, arkadaşları ise cinayetten sonraki günlerde Taylor’ın “çok endişeli” olduğunu bildirmişti.
Yakalama emrini gören Price, Taylor’a ilişkin hayal kırıklığına uğradı. Bir ifadesinde, “Tüm emeklerinizin boşa çıktığını görmek sinir bozucuydu,” demişti Taylor için.
Searcey, Price ve şerif, memleketi Holly Pond’a dönen White’ı sorguya çekmek ve tutuklamak için özel bir uçakla Alabama’ya gittiler. “Eşcinsel misin?” diye sordular. “Hiç eşcinsel ilişkin oldu mu?” “Beatrice, Nebraska’dayken eşcinsel miydin?” White, bir süreliğine biseksüel olduğunu söyledi. Ayrıca, cinayette parmağı olduğu fikrinin “katıksız bir saçmalık” olduğunu dile getirdi.
Ertesi gün, üçlü Kuzey Carolina’ya gitti ve Taylor’ı tutukladılar. Searcey genellikle şüphelilerle birkaç saat konuşuyor, işledikleri suçu onlara anlatıyor ve şüpheliler suçlarını itiraf etmeye hazır olmadıkça konuşmaları kaydetmiyordu. Taylor’ın sorgu videosu, polislerin söylediği bir şeye kıkırdamasıyla başlıyor. Uzun siyah saçları ortadan ayrılmış ve büyük bir gözlük takıyor. Suçu üstlenmeye çoktan hazır —yarım etmesi için White’ın ona baskı yaptığını söylüyor— fakat detayları hatırlamakta zorlanıyor ve hürmetkâr bir öğrenci gibi yardım istiyor. “Hâlâ hatırlayamıyorum,” diyor. Searcey, hatırlamak istemediğini iddia ediyor. O da, “Pek çok kötü şeyi aklımdan çıkarmışımdır, hep yaparım bunu,” diyerek katılıyor. “Pek çok sorunum var — hele ki çocuklukta, fakat şimdi hiçbirini anımsayamıyorum.”
Taylor ve White, Taylor’ın Price ile özel bir danışmanlık seansı talep ettiği Beatrice’e geri getirildi. Price, sık sık sanıklara duygusal sıkıntıları konusunda yardım etmek için nezarethaneye gelir ve bölgede psikolojik tavsiyelere duyulan güvenden iftihar ederdi. “Eğer gevşerseniz, anılarınızın aklınıza gelmesi daha olasıdır,” derdi onlara, “Hatta rüyalarınızda bile hatırlayabilirsiniz onları. Kırıntılar hâlinde aklınıza geliverirler.” Aklı, tıpkı bodrum katı gibi, anıların saklandığı ve bulup çıkarıldığı fiziksel bir alan olarak tanımlardı. ‘Psikolojinin İlkeleri’ (1890) kitabında William James, “Tıpkı kayıp bir obje için evimizi kolaçan ettiğimiz gibi, unutulmuş bir düşünceyi de kendi belleğimizde ararız.” yazar. Ne var ki, William James’in anılar için kullandığı ‘somut bir alanda depolanan ayrık parçalar’ tasviri, artık kullanılmaz. Eğer bellek bir ev gibiyse bu ev, hiç şüphesiz sürekli inşa hâlindedir. Bilişsel psikolog Elizabeth Loftus’un da ileri sürdüğü gibi, “Bellek her gün yeniden doğar.” Bizler, inançlar ve izlenimlerin şekillendirdiği anı parçalarını bir araya getirir ve farkında olmadan kendi geçmişimizi süsleyerek yeniden yaratırız.
Kendisini değerlendiren ikinci psikoloğa, “Tüm zihnimle ve kalbimle, orada olmadığımı hissediyorum.” demişti Taylor. Ancak, birkaç seansın ardından masum olduğu düşüncesinden vazgeçti. Searcey’nin ona suçtaki rolünü özetlediği gibi —“Becerebilirsen, olayın kafanda inşa olmasına izin ver ve bunun üzerine düşün,” diye baskı yapmıştı ona— bir hikâye kurguladı. “Kendimi Wilson’ın yerine koyabiliyorum, çünkü ben de cinsel istismara uğradım, olayı benim için zorlaştıran da bu,” diyordu. Wilson tecavüzünü her anlatışında yeniden ağladı.
İlk başta, Searcey’e tecavüzün, çocukken yaşadığı eve çok benzer beyaz, taraçalı ve tek katlı bir evde gerçekleştiğini söyledi. Ancak, sonraları, “Herkes bana oranın bir apartman dairesi olduğunu söyleyip durdu. İşte o zaman, oranın müstakil bir ev olmadığı kafama dank etti,” dedi. Tecavüz sırasında, “Dur, canı yanıyor, rahat bırak kadını,” diye bağırdığını duyar gibiydi. O esnada Taylor’a, “JoAnn, sen de biliyorsun, o bunu hak etti,” diyen White’ın sesi, üvey babasınınkini andırıyordu. Searcey’e, “Geçmişteki tecavüz ile o an şahit olduğum arasında bir bağlantı olup olmadığını bilmiyorum, ama önemli olan bu — duyduğum bu ses. Çan sesi kadar net duyabiliyorum bunu.” diye ifade verdi.
Suç mahallinin fotoğraflarını gören Taylor, yeni bir teori geliştirdi: o, aslında Wilson’ı koruyordu. Kanepeden bir yastık aldığını ve Wilson’ın yüzüne tuttuğunu söylemişti. Bu bir şefkat gösterisiydi aslında. “Bana tecavüz eden babamın siması hayatım boyunca bana musallat oldu,” diyordu, “Gördüğü simanın ona da musallat olmasını istemedim.” Sözlerini sürdürdü, “Onu öldürmekte olduğumu fark etmedim bile.”
Beatrice Polis Departmanı’nda çalışan ve soruşturmanın ilk evrelerinde yer alan polis memuru Ralph Stevens, Taylor’ın delüzyonel bozukluğu olduğunu düşünüyordu. “Kadın hikâyeler uyduruyordu,” demişti, “Gerçeklikten büsbütün kopmuştu.” Stevens bu düşüncesini şerif ile paylaştığında, mahkeme kayıtlarına göre, “suyu bulandırdığı” yanıtını aldı. Polis departmanı, kısa süre sonra soruşturmadan çekildi. Emniyet müdürü, “Yanlış kişileri yakaladıklarını düşündüm.” açıklamasını yaptı.
Taylor, ilk itirafı sırasında apartman dairesinde bulunan “bir başka adamdan” üstünkörü bahsetmişti, fakat adamın tarifi hiçbir bulguyla uyuşmuyordu: adam “hiç de zayıf değil, üstelik epey iri yarıydı,” saçları ise “siyah değil, basbayağı sarışındı.” Searcey ona altı fotoğraf gösterdi ve Taylor da onun rehberliğinde, Searcey’nin biseksüel olduğunu düşündüğü lise arkadaşı Tom Winslow’u seçti. (Notlarından birinde Searcey, “Winslow ve White’ın cinsel amaçlı buluşmaları olduğunu” yazmıştı.)
Yirmi üç yaşındaki Winslow’un zarif, kadınsı yüz hatları, kıvırcık sarı saçları ve konuşurken havada salladığı iri elleri vardı. Okulda akran zorbalığına uğramıştı. Taylor gibi o da terapi için Price’a gitmişti. Winslow intihara kalkışmış ve Price ona depresyon tanısı koymuş, onun için “Başkalarını incitmeme konusunda takıntılı gibi görünüyor. İnsanların sıkıntılarına odaklanıyor ve herkesin daha mutlu hissetmesi için didiniyor.” yazmıştı.
Winslow’un sorgusuna ait video kaydı başladığında, o çoktan suçu kabul etmişti. White ve Taylor’ın, Wilson’ın dairesine gelmesi için ona baskı yaptığını, ancak Wilson’ın çığlığını duyunca oradan kaçtığını söyledi. Taylor gibi o da, olayın kendi benlik kavramıyla uyumlu taraflarını hatırlıyor, suçunu ise hayatın makus bir motifi olarak tarif ediyordu. “Arkadaşlarım olmazsa kendime güvenim de kalmaz,” diyordu Searcey’e, “Hiç arkadaşım olmazsa korkuya kapılırım, bu yüzden, ne gerekiyorsa yaparım.”
Winslow, Wilson’ın torunu Jan ile birlikte Beatrice Hayır Kurumu’nda çalıştığını, bu yüzden kendini suçlu hissettiğini söylemişti. “İş yerindeyken nasıldı biliyor musun … Jan omzumda ağlarken, ona gerçeği söyleyememek?” diye sürdürdü sözlerini, “Bunca zamandır her şeyi içimde saklamak beni nasıl mahvetti, biliyor musun?”
Searcey, Beatrice Yerel Hastanesi’nden, Winslow’un vaktiyle yaptığı kan bağışına ilişkin kayıtları istediğinde, onun kan grubunun da dairede bulunanla eşleşmediğini öğrendi. Eyalet seroloğu*, üç şüphelide de B kan grubu bulunmadığı için hayrete düşmüştü. Bölge savcısına, “Bu davada daha kaç kişi sorgulanacak?” diye sorduğunda, “Henüz sonuna geldiğimizi hiç sanmıyorum,” yanıtını aldı.
Helen Wilson’ın yeğeninin kızı olan Debra Shelden, gruptaki pek çok insandan daha ketum olsa da, Taylor’ın topluluğu ile ahbaplık ediyordu. Otuz yaşındaki Shelden da çocukluğunda üvey babası tarafından cinsel istismara uğramıştı. Artık evli ve bir çocuk sahibiydi. White ve Winslow’un arkadaşı olduğu için, bölge savcısının olağan şüpheliler listesinde onun ismi de vardı. Beatriceli bir polis memuru, Shelden’ın “bu insanlarla takılmış olabileceğini, çünkü, bilirsiniz işte, bunu yapmanın ona bir çeşit statü kazandıracağını” öne sürmüştü. Bir başka memur ise onun hakkında, “Özellikle kültürel birikimden yoksunluğu nedeniyle IQ testinde pek başarılı olamayabileceğini,” yazdı. Kendine ait bir perspektifi yokmuş gibiydi, bir başkasının yaklaşımı ona, en az kendisininki kadar ilgi çekici gelebilirdi. Bir psikolog, “Aslına bakılırsa, bağımsız bir fikri savunmaktan aciz durumda,” yazmıştı onun hakkında. 
Searcey ile ilk görüşmesinde Shelden, kendini olaya karıştırmaktan ziyade, düşünsel yetersizliğini maskelemeye çabalıyordu sanki. Pek çok soruyu belirsiz ve kısa ifadelerle yanıtlayarak konuşmaktan imtina ediyordu. Searcey’e, diğer üç kişiye daireye girmeleri için yardım ettiğini söyledi, ancak olup biteni görünce müdahale etmeye çalışmıştı. Onu uzaklaştıran ise White idi.
“Seni nasıl uzaklaştırdığını hatırlıyor musun?” diye sordu Searcey.
“İttirdi beni.”
“Anladım, peki nasıl ittirdi?”
“Elleriyle ittirdi.”
“O seni ittirdikten sonra neler olduğunu anımsıyor musun?”
“Iıı, düştüğümü hatırlıyorum.”
“Nereye düştüğünü hatırlıyor musun?”
“Şey, sanırım yere düştüm.”
“Emin misin?”
“Hayır.”
Shelden’ın kan grubu da B değildi. Searcey, dairede beşinci bir kimsenin olup olmadığını söylemesi için ona baskı yaptı. Mahkemenin atadığı —ve sonraki yıllarda Beatrice’in belediye başkanı ve ardından Nebraska Birinci Bölge Mahkemesi’nde yargıç olan— avukat Paul Korslund, Price’dan eğer isterse Shelden ile görüşmesini talep etti. Korslund, Shelden’ın cinayet sebebiyle fena bir travma geçirdiğini ve olup biteni hatırlayamadığını düşünüyordu. Shelden, cinayete ilişkin ayrıntılar açıklanırken kulaklarını tıkamıştı.
Tıpkı Taylor ve Winslow gibi, Shelden da Price’a güvenmeye meyilliydi. On sene önce Çocuk Esirgeme Kurumu, Shelden’ın yeterli bir ebeveyn olduğundan şüphe etmişti. Price ise “öteki insanlarla ve kolektif ilişkilerinde daha başarılı olması için” ona yardım etmekle görevlendirildi. Shelden da Taylor gibi ebeveynlik haklarından vazgeçmeyi kabul etti. Uyumlu ve yumuşak başlı bir kadındı, Gage Bölge hapishanesinden bir mahkum arkadaşı onu, “Dünyaya bir Cabbage Patch olarak gelmiş.” ifadesiyle tanımlıyordu.
Shelden, Price ile görüşmesinin ardından bir gece, kocasının arkadaşı James Dean’in de o gece dairede onlarla birlikte olduğunu rüyasında gördü. “Onun varlığını kafamdan silmişim sanırım,” dedi Searcey’e, “Hatırlayabilmek için de yeterince çaba sarf etmedim.”
James Dean, ertesi gün tutuklandı. O gün, Dean’in yirmi beşinci yaş günüydü ve o da inşaat çalışanlarıyla birlikte Beatrice’den elli mil uzakta, Lincoln’deki evlerin yıkımını bitirmişti. Onu da Gage Bölge hapishanesine aldılar. Bir gardiyan, Dean’in “sürekli volta attığını, ağladığını, kendi kendine konuştuğunu,” söyledi, kollarını sallıyor ve “Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir şey yüzünden hapisteyim!” diye bağırıyordu.
Şerifin personellerinden biri Price’ı aradı ve hapishaneye gelip Dean’i sakinleştirmesini istedi. Hapisteki on yedinci gününde Dean, Price ile uzun bir seans gerçekleştirdi ve burada ağlayarak, babası ve eniştesinin onu çocukken dövdüğünü anlattı. Price, çocukluk anıları yüzünden Dean’in şiddet korkusu geliştirdiğini ve bunun da suçla ilgili anıları bastırmasına neden olduğunu öne sürdü. Price’ın fikri, bazı anıların yalnızca rüyalar ve geriye dönüşler aracılığıyla bulup çıkarılabilecek kadar travmatik olduğu teorisine dayanıyordu, bu, seksenli ve doksanlı yıllarda gündeme gelmiş bir teoriydi ve psikoterapi tarihindeki en utanç verici vakalardan birine yol açmıştı: terapistlerini memnun etmeye hevesli danışanlar, istismar, ensest, şeytanî tecavüz ritüelleri gibi karmaşık anılar türettikleri “geçmişle yüzleşme” işine kalkışmıştılar — sonrasında ise bu anıların hiçbirini inkâr edemediler. 
İlk başta Dean, işin içinde olduğunu yalanlasa da, seansın sonunda Price, Dean’in “kendi ifadelerinin doğruluğundan şüphe duyduğunu” not etti.

Altı şüphelinin her biri, polis memurlarını muhafızları olarak gördükleri küçük, temiz kasabalarda büyümüştü.

HBO

Altı şüphelinin her biri, polis memurlarını muhafızları olarak gördükleri küçük, temiz kasabalarda büyümüştü.
Price ile görüştükten sonra Dean, “olaya ait görüntüleri” rüyasında görebilmek adına gün içinde kestirmeye başladı. “Zihnindeki olay yerinde dolaşmaya” çabalıyordu. Kısa süre sonra sezgileri netlik kazandı. Dean, ara sıra R&S’de rastladığı Joseph White’ın ona eniştesini hatırlattığını fark etti. Onlar için, “Pislik tabiatları yüzünden kardeş bile olabilirler,” diyordu. Ne zaman karıştığı suçu düşünse, “eski eniştesinin ona yaptıkları” aklına geliyordu. White’ın onu ahlak dışı bir işe zorlaması, Dean’i şaşırtmazdı. Eniştesi de onu, lastik çalmak gibi, insanı huzursuz eden işler yapmaya zorlardı.
Price ile görüştükten altı gün sonra Dean, Wilson cinayetinde suç ortağı olduğunu itiraf etti. “Uykumda hatırladığımı seziyorum,” dedi, “Bazı anıları unutmuştum, aslında sadece — olup bitenle ilgili hiçbir fikrim yoktu.” Kendi zihinsel süreçlerine ilişkin kavradıklarından etkilenmiş gözüküyordu.
Zihnimizi tasvir etmek için kullandığımız metaforlar da teknolojiyle birlikte gelişir: Aristo, aklı bir mum kalıbına benzetirken; Freud ise “gizemli bir not defterine”, piyasaya yeni çıkmış, Etch a Sketch gibi bir aygıta benzetir; İngiliz psikolog Tom Hatherley Pear ise 1920’lerde aklı bir gramofon benzetir; yıllar sonra Amerikalı nörobilimci Georges Ungar, aklın bir telefon santrali gibi çalıştığını öne sürer. Dean ise aklı, videoteype benzetmişti; bu da seksenli yıllara uygun bir benzetmeydi. Avukatına, “suç anılarının parçalara ayrıldığını, çünkü filmin birdenbire ‘Bum!’ diye koptuğunu” söyledi. Parmaklarını şaklattı. “Filmin bir kısmını kaçırdınız. Filmi geri bağlayın. Siz filmi bağlayana kadar, ben çoktan yarım saatini kaçırdım bile.”
Dean’in kanı da B grubu değildi. Polisler onu, odada altıncı bir kişi olup olmadığını hatırlamaya zorladı. “Bir fikrim var ama söyleyemem. Hem yanlış adamı hapse tıktırmak, hem de sizin başınızı derde sokmak istemem,” dedi polislere. “Hikâyedeki taşları hatırladıkça yerine oturtacağım.”
Tutuklandıktan beş hafta sonra Dean, rüyasında, Wilson’ın dairesinde altıncı kişinin olduğunu gördü. İlk başta kadın mı, erkek mi olduğundan emin olamadı. Ardından, başka bir rüyasında sahneyi geri sarma fırsatı buldu. “Gövde yapılarındaki farklılığa” dayanarak, “oradakinin bir kadın olduğunu” saptadı. Daha yakından inceledi ve kadını yüzünden tanıdı: altıncı kişi, Kathy Gonzalez idi. O da Wilson’ın üst katında yaşıyordu. Bir balık restoranında aşçılıkla uğraşan yirmi dokuz yaşındaki Gonzalez, ertesi gün tutuklandı.
Gonzalez’in kan grubu B idi. Tutuklandıktan iki gün sonra, Price, suça ilişkin anılarını tazelemek için onu ziyaret etti. “Tastamam aklı başında biri olduğunu söyleyebilirim,” dedi ona kaydedilmiş bir görüşmede, “Doğru ile yanlışı ayırt edebilirsin. Ayrıca, gayet de formdasın. Esasen sağlıklı bir insansın.”
“O zaman neden işlediğim suçu hatırlamıyorum?” diye yanıtladı kadın.
“Orada olup biteni görsem, ben de hepsini aklımdan silerdim,” dedi Price.
Price, Gonzalez’e Bay Rogers’ı hatırlattı: mavi kot pantolon ve spor ayakkabı giyerdi ve hoş, bağışlayıcı bir tavrı vardı. Ancak, bu bellek teorisi Gonzalez’e mantıksız geliyordu. Başına gelmiş en kötü hadiseyi bile daha dünmüş gibi anımsıyordu: amcası tarafından cinsel tacize uğramıştı.
“Küçük günahlar işlemişliğim vardır, ama yaşlı bir kadını öldürmekten söz ediyoruz,” dedi Price’a, “Yani, neden böyle bir şeyi aklımdan çıkarayım ki? Demek istediğim, bununla yaşamak berbat olurdu.”
“Eminim ki,” diye yanıtladı Price. Uyumakta güçlük çekip çekmediğini merak etti, bu, anılarının Gonzalez’i rahat bırakmadığına ilişkin bir işaret olabilirdi.
“Şu güne dek bir kez olsun zorlanmadım,” diye cevapladı kadın, “Yapmayı en çok sevdiğim şey uyumak olmuştur hep.”
Price, suça ilişkin anılarının elbet su yüzüne çıkacağına ikna etti Gonzalez’i. “Burada oturup düşünmek için çok zamanın olacak,” dedi, “Güvende olacaksın ve sana iyi bakacaklar — rahatla artık.”
“Peki,” dedi Gonzalez, “Ama bu sırada benim hayatım çarçur oluyor.”
“Ağlamak güzeldir,” dedi Price, “Ağlamak, kimi zaman insanın içinde hissettiği basıncı dışarı boşaltmasını da sağlar. Gülersin, konuşabilirsin, ağlayabilirsin de.”
“Gülmeyi tercih ederim.”
Gonzalez, Gage Bölge hapishanesinde Shelden ve Taylor ile karşılaştı, onlara neden kendisinin de suça karıştığını düşündüklerini sordu. Shelden bir kahkaha patlattı, “Bilmem ki, oradaydın diye hatırlıyorum.” dedi. Taylor ise, “Aslında, ben senin orada olduğunu filan hatırlamıyorum,” diye yanıtladı.
Duruşma gününü bekleyen altı şüpheli, ideal birer mahkumdu. Her biri, polis memurlarını muhafızları olarak gördükleri küçük, temiz kasabalarda büyümüştü. Beşi, onları istismar eden aile üyelerine tutunmaya çalıştıkları —bu, alışılmadık koşullarda kullandıkları bir hayatta kalma stratejisiydi— parçalanmış ailelerde büyümüştü. Güvensiz ve kafası karışık pek çok genç gibi onların da içinde, bir şeyden ötürü suçlu olduklarına ilişkin taze bir his vardı; yalnızca suçlarının ne olduğu söylense bile onlara yeterdi. Kaldı ki, pek çoğumuz sabahları belirsiz bir utanç hissiyle uyanıp, ne günah işledim diye düşünmüyor muyuz? Searcey’nin suç tasviri de onlara böyle hissettirmişti.
Sanıklar, bir ayağı daima hapishanede olan şerif Jerry DeWitt’e büyük saygı duyuyor, kendilerine Jerry’nin Çocukları diyorlardı. Gonzalez, Shelden’ın tüm memur ve gardiyanlar ile selâmlaştığını fark etmişti. “Hepsiyle çok yakın olmak istiyordu,” demişti onun için, “Kimin tarafından olduğu önemsizdi; yalnızca sevilmek istiyordu.” Gonzalez, Taylor’ın da benzer bir hasret çektiğini fark etmişti: “Bana sorarsanız, sevginin bir zerresinin bile hiç olmamasından daha yeğ olduğuna inanıyordu.” Taylor ve Shelden, her gün hücrelerinin parmaklıklarına dayanıp, kaybettikleri kızlarıyla ilgili sohbet ediyordu.
Dean, şerifin personellerine “lütfen teşekkür ederim” ifadesiyle sonlanan kırk üç tane not bırakmıştı. Şerif ve eşine, “Tüm güzel yemekler için çok teşekkür ederim,” yazdı. Yardımcı olma kompülsiyonu onu yiyip bitiriyordu. Suçlarına ilişkin rüyalar görmeye devam etti, bu rüyalar sırasında, polis memurlarına verdiği sekiz ifade metninde anlattığı pek çok detayı anımsamıştı. “Lütfen gel de konuşalım ki hatırladıklarımı unutmayayım,” yazmıştı Searcey’e tutuklandıktan sonra, “böylece hepsini kaydedebiliriz.” Bir sorgu sonunda Searcey, Dean’e eklemek istediği bir şey olup olmadığını sordu, Dean kahkahalarla güldü ve ifadesini alan polislere “yaptığı hataları silmelerini” söyledi.
Karıştığı suçtan dolayı öylesine pişmandı ki, Wilson’ın ailesine bir mektup yazıp duyduğu vicdan azabını anlatmayı bile düşündü. Şerif, “Kaldığı hücrede işledikleri suçu düşünmek onu mahvediyordu,” yazmıştı onun için. Bir keresinde ifade sırasında parmağıyla duvarı gösteren Dean, “Beni şuraya yaslayıp, yaptığım şeyden ötürü vursalar dahi sesim çıkmaz.” demişti.
Taylor’ın anlattığına göre, itirafları, bir çeşit yeniden doğuşu yansıtıyordu. Başka bir kadının tecavüzüne ilişkin ayrıntıları hatırladıkça, kendi geçmişiyle de yüzleşiyordu. “Tüm duvarları yıktım,” diyordu, “herkese karşı dürüst davrandım, çünkü nihayet içimi açabilmiştim.” Taylor, şerif ve yardımcılarını “anaç” olarak tanımlıyordu, sanki arkadaşı gibiydiler. Price’ı bir kahraman ve duygusal rehber olarak görüyor, bir tecavüzcünün adalete teslim edilmesi adına gösterilen kolektif çaba, onu da arındırıyordu. “Artık belleğimle başa çıkabilirim,” demişti bir ifadesinde, ardından da nihayet “noksansız bir insan” gibi hissettiğini eklemişti. Yeni JoAnn’i, “uyumlu, nazik ve insanlarla iyi geçinen biri” olarak tasvir ediyordu.
Debra Shelden, suçunu kabul eden ilk şüpheli oldu. “Orada, olay yerinde ben de vardım ve gerektiği gibi cezalandırılmalıyım,” dedi hakime. Onun ardından James Dean hakim karşısına çıktı, o ise gördüğü rüyalar sayesinde suçun yüzde sekseninden daha fazlasını hatırladığını söylüyordu. Birkaç ay sonra, Taylor da suçunu kabul etti. Helen Wilson’ın tecavüzünü anlatırken ağlamaya başladı, kendi kendine fısıldayarak, “Haydi Jo, yapabilirsin, yapman lâzım.” diyordu. (Bir psikolog, Taylor’ın cezai ehliyetini incelemiş ve akli melekelerinin yerinde olduğu sonucuna varmıştı, ancak Taylor’ın “refleksif olarak kendini her şeyden ötürü suçlu hissettiğini” de raporuna yazdı.)
Tom Winslow, suça dahil olmadığı sonucuna varana dek, bir dizi çelişkili beyanda bulundu. O ve Kathy Gonzalez, Wilson’ın cinayetine ilişkin hiçbir şey hatırlamadıklarını söylediler. İkisi de elektrikli sandalyeye oturtulmaktan korkuyordu, kaldı ki, şerif ve yardımcıları, bunun muhtemel olduğunu söylemişlerdi. Kendini “kibar süprüntü” olarak tanımlayan Gonzalez, “Mühim yaşantıları olmayan birkaç insanı ellerinde oynattılar. Eğitimli insanlar değildik. Birçoğumuzun Hristiyan geleneğine uygun yaşantıları yoktu. Ve bizden kurtulmuş oldular.” diyerek sözlerini sürdü, “Hiçbirimiz günahsız değildik; hepimizi aynı yoldan, aynı şekil ve formda patlattılar.”
Joseph White, masum olduğunu ispatlamaya çabalayan tek şüpheliydi. Mahkemeden DNA testi yapılmasını talep etti, fakat teklifi geri çevrildi. Duruşması sırasında cinayet ve tecavüzde parmağı olduğuna yönelik tek kanıt, müşterek davalıların itiraflarıydı. Ardından, ötekilerin tahminlerinin odağı oluverdi. Artık hem günahkâr bir üvey baba, hem istismarcı bir enişte, hem de bir zorbaydı — her birinin yaşamlarındaki canavar, White’ın simasında hayat bulmuştu.
Taylor ifade verirken, White’ın avukatı Toney Redman ona şöyle sordu, “Şu an hatırladıklarınızı, cinayet gecesi yaşananlardan ayırabiliyor musunuz ve o gece olup bitenleri hatırlamanıza yardımcı olmak adına size neyi önerdiler?
“Hayır,” diye yanıtladı Taylor, “Ayırt etmek neredeyse olanaksız.”
Avukat, “Lütfen bana, o gece yaşananlardan, size hiç kimsenin hatırlatmadığı ve kendi başınıza anımsadığınız anları anlatın,” ricasında bulundu.
“Aman Tanrım.”
“Sizi dinliyorum.”
“Öyle pattadanak hatırlayamıyorum,” dedi Taylor, “O sırada bir şey yaşandığını biliyorum, fakat ne olduğunu bir türlü anımsayamıyorum.”
Dean ve Shelden da ifade verdiler, her ikisi de White’ın vaktiyle epey nispetsiz olan eylemlerinin zamanla tutarlılık gösterdiğini söylemiş, bu da Redman’i epey şaşırtmıştı. “Çoğunun beyanları tutarlılık gösteriyordu,” diyordu Redman, “Sanki esrarengiz biçimde aynı fikre bağlanmışlardı. Hayatta sıkı sıkıya tutundukları hiçbir şey yoktu —oradan oraya savrulup durmuşlardı— ve birdenbire itikat edebilecekleri bir şeyle karşılaştılar.” Duruşmanın sonunda, Redman da White’ın suçlu olduğunu düşünüyordu.
Suç hükmü, mahkeme jürisinin beş saat süren tartışmasından sonra ilân edildi. Daha sonraları White’ın annesi, “oğlunun yalnızca bir nevi çöküş yaşadığını, bu kadarına inanamadığını” söyledi. White, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
JoAnn Taylor ise kırk yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Nebraska Kadın Islahevi’ne gönderildi. Bir psikiyatrist, onun, “sürekli suçunu işlediği ana geri dönmekten, o anı yeniden yaşamaktan” muzdarip olduğunu yazdı. Sanki sandığından bile daha kötü biri olabilecekmiş gibi hissediyordu. Psikiyatrist, “Aklını yitirmekten korkuyor,” yazdı Taylor’ın raporuna.
Hapisteki dördüncü yılında Taylor, ona hüküm giydiren hakime bir mektup yazdı: “Bayım, 1985 yılında yaptığım hatadan dolayı çok üzgünüm. Belki Bayan Wilson’ı geri getiremem, fakat hem sizin hem de diğerlerinin beni affetmesi için her gün dualar ediyorum.” Ayrıca Bayan Wilson’ın torununa da bir mektup yazmış ve çektiği acının müsebbibi olduğu için özür dilemişti. Yazdığı mektuplara hiçbir yanıt alamayan Taylor, mahkum arkadaşı Joy Bartling’e, “Niçin hiçbiri affetmiyor beni?” diye sorup duruyor, Bartling ise onu, “Önce sen kendini affetmelisin,” diyerek teskin ediyordu, “Senin onu boğmak gibi bir niyetin yoktu. Yalnızca olup biteni görmesini engellemeye çabalıyordun.”
Taylor’ın avukatı Lyle Koenig, onunla temasını on yıl boyunca sürdürdü. Taylor için, “Bir kez olsun ‘Suçu ben işlemedim’ dediğini hatırlamıyorum,” diyordu. Kendisiyle konuştuğumuzda, yine Taylor’ın avukatlığını yapacak olsa yine aynı davranacağını söyledi. Ailesi bile Taylor’ın suçlu olduğunu düşünüyordu. Erkek kardeşi Henry bile, “Yapman gerekeni yapıyor, topluma karşı borcunu ödüyorsun,” demişti ablasına.
Shelden da suçunu hiç reddetmedi. İşlediği suç, artık kimliğinin yapı taşlarından biri hâline gelmiş, o ise mahkumluğu iyi kotarmıştı. Gardiyanların güvenini kazandıktan sonra, hapishane duvarlarını aşıp dışarıdaki yabani otları temizlemesine izin verilmeye başlandı. “Kapıyı açtıkları anda kaskatı kesiliyordum,” diyordu, “Dışarı çıkmaktan ödüm kopuyordu.”
Dean ise on yıl hapis cezası aldı, ancak itirafından bir sene sonra, gerçekten suçlu olup olmadığından şüphe duymaya başladı. Bir defasında Searcey civarda değilken, “Bu suç üzerime yapıştı, yani — ne yaptım ki ben? Bu işe karışmadım bile.” demişti. Suçlu olduğu beyanını geri alıp alamayacağını öğrenmek için birkaç hukuk kitabı okudu ve artık “büsbütün suya batmış bir cesetten farksız” olduğunu idrak etti. Burada oluşunun, belki de başka bir suçun tövbesi olduğu düşüncesiyle kendini rahatlatmaya çalışıyordu: hız sınırını aştığı, kimi zaman lastik yaktığı oluyordu. “Artık işlemediğim bir suç yüzünden cezalandırıldığımı kafama sokmuştum.” diyordu.
White, daha dikbaşlıydı. Nebraska Eyalet Hapishanesi’ndeki marangozhanede çalışıyor, kazandığı tüm parayı yeni bir avukat tutmak için biriktiriyordu. 2001 yılında Nebraska eyaletinde, mahkumların DNA testi yaptırmasına olanak tanıyan yeni bir yasa yürürlüğe girdi ve White da bu taleple mahkemeye bir dilekçe sundu.
White, elli yıl hapis cezasına çarptırılan Winslow’u da DNA testi talebiyle dilekçe yazmaya ikna etmeye çabalıyordu. Winslow, on yılı aşkın süre boyunca hapishanede sürekli tecavüze uğradı. Kendisiyle konuştuğumuzda, “Yalnızca sustum,” diyordu Winslow, “Hayatta kalmaya çalıştım sadece.” Kendisine yapılan en ufak iyilikler için bile büyük minnet gösteriyordu: cezaevi müdürü babasının cenazesine katılmasına izin verdiğinde, gardiyanlar Winslow’un cenazede bir saatten fazla kalmasına müsaade etmiş, o ise gardiyanların bu davranışları karşısında hayrete düşmüştü.
Winslow’un avukatı Jerry Soucie, Winslow’un DNA testi yaptırmaya gönülsüz olduğunu söylüyordu. Hapiste kaldığı süre boyunca, belki de gerçekten suça bulaştığı ve bunu hatırlamadığı fikrine razı gelmişti. Soucie, “Bir nevi yazgısını kabullenmişti,” diyordu konuştuğumuzda, “Belki de sahiden yönetimin haklı olduğunu, berbat bir işe bulaştığını düşünüyordu.” Soucie’nin anlattığına göre, yanlış beyanda bulunan pek çokları gibi Winslow da “otoritenin koyduğu cezayı çekmekten ziyade otoritenin kendisiyle yüzleşmekten” büyük kaygı duyuyordu.
DNA testleri 2008 Ağustos’unda sonuçlandı; olay yerinde bulunan meni örneği, ne White ne de Winslow’a aitti. DNA örneği incelendiğinde, James Dean’in de fail olamayacağı anlaşıldı. Olay yerinde bulunan kan ve meni örnekleri, meçhul bir faile aitti.
Nebraska başsavcılığı, orijinal dava dosyasındaki ipuçlarının incelenmesi adına özel bir ekibi görevlendirdi. İki ay sonra, DNA örneğiyle eşleşen birisi bulundu: Bir çocuk suçlu olan Bruce Allen Smith’in büyükannesi de Wilson’la aynı binada yaşıyordu. Dairede bulunan kan ve meni örneğinin sahibi olmama ihtimali, dokuz yüz elli bir kentilyonda birdi (1/951×1018). Kaldı ki Smith, suçu işledikten yedi sene sonra, Oklahoma’da AIDS yüzünden hayatını kaybetti.
Soucie, Winslow’a müjdeyi verdi. “Anladığım kadarıyla masum olmaktan korkuyordu,” diyordu Soucie, “Sonuçta on dokuz yılını, suçunu mantığa bürümeye harcamıştı.” Soucie, Taylor’ı hapishanede ziyaret ederek güncel kanıtların kendisini temize çıkardığını söylediğinde ise, “İyi de, siz kimsiniz ve neden benimle oynayıp duruyorsunuz? Alayınız saçma sapan tiplersiniz.” yanıtını almıştı.
2009 yılının ilk aylarında, başsavcı yardımcısı, bu altı şüphelinin “makul bir şüpheyle değil, hiç şüphesiz” masum olduklarını açıkladı. Bu dava, Amerikan yargı sisteminde DNA örneklerinin en fazla sayıda yanlış beyanı temize çıkardığı vakaydı aynı zamanda. Taylor, White ve Winslow derhâl tahliye edildi. (Dean, Gonzalez ve Shelden zaten dışarıdaydı, beş yılın sonunda tahliye olmuşlardı.) Başsavcılık, onları affedilmeleri için başvurmaya teşvik etmişti.
Eşiyle birlikte Lincoln’de, bir karavanda yaşayan Shelden, masum olduğu fikrine karşı ayak diriyordu. Kendisiyle konuşurken, “O geceye dair berbat anılarım vardı ve bunları kafamdan atmak istemiyordum,” demişti. Ancak, her gün yemek yediği aşevindeki arkadaşları, onu af müracaatında bulunması için teşvik etti. Oysa o, af talebinde, “O gece oradaydım ve Joseph White ile Thomas Winslow’u Helen Wilson’ın tepesinde gördüm,” yazdı ve ekledi, “Ayrıca bildiğim kadarıyla Bay Smith, biz oradayken apartmanda bile değildi.”
Altı şüphelinin tamamı affedildi. Hapisten çıkmasının ardından Taylor, Omaha’da bir rehabilitasyon merkezine yerleşti ve Bayan Wilson her aklına geldiğinde, kendini onunla hiç tanışmadığına ikna etmeye çabaladı. Mahkum arkadaşı Joy Bartling’in anlattığına göre, Taylor’ın sürekli kendisine şöyle soruyordu: “Madem kadının başına yastığı dayamadım, o zaman neden sürekli o anı düşünüyor, rüyalarımda onu görüyorum?”
Joseph White, vatandaşlık haklarını ihlal edecek kadar laubali bir soruşturma yürüttüğü için bölgeye dava açtı. Ancak, davayı açtıktan kısa süre sonra, Alabama’da çalıştığı kömür rafinerisinde yaşanan bir kazada hayatını kaybetti. Kalan beş sanığın davaları devam etti. Konuştuğumuz sırada bana, “Gerçeği bulmak adına duygularımızı zorlamamızın bir müsebbibi de John White idi,” demişti Winslow, “O, hepimize olağanüstü bir güç aşıladı. Hepimizden daha güçlüydü.”
Geçtiğimiz Haziran, davanın duruşması görüldü. Duruşma başlamadan evvel, Shelden’ın avukatları ona Joseph White’ı en son ne zaman gördüğünü sordular. “Cinayet gecesi,” diye yanıtladı Shelden. Bunun üzerine, Shelden’ın tanık kürsüsüne çıktığında, geçmişe ilişkin soruları yanıtsız bırakmasının daha iyi olacağını düşündüler. Davada görev alan avukatlardan Maren Chaloupka, onun için, “Shelden’ın belleğini kirleten sıradaki kişi ben olmak istemedim,” dedi.
Nebraskalı psikiyatrist Eli Chesen, jüriye, Taylor, Dean ve Shelden’ın Stockholm sendromu yaşadığını belirtti. Kırk yıllık meslek yaşantısında ilk defa böyle bir durumla karşılaşmıştı. Bu sendromu, “kişinin kendisi üzerinde kontrol sahibi kimselere karşı duyduğu şiddetli psikolojik bağlılık” olarak tanımlıyordu. Chesen, Price için davanın ‘Rosetta taşı’ diyordu: “Price, tutsak/hastalarına kendi inanç sistemini aşılamıştır.” (Price, avukatı aracılığıyla benimle görüşmeyi reddettiğini bildirdi.)
Beatrice’de yalnızca birkaç psikolog bulunuyordu ve Price’a, sanki insan zihninin sırlarına yalnız onun erişimi varmış gibi, neredeyse gizli bir otorite bahşedilmişti. Kolluk kuvvetlerinin, hatta yargıçların bile nitelikli eğitimiyle hakikatin ehemmiyeti karşısında şahsi fikirlerini bir tarafa bırakan bilimsel uzmanlar karşısında sağduyusuz davranmaları, alışılmadık bir durum değildir. Şerifin yanında çalışan Price, Beatrice’de hayli sevilen biriydi. Hukukî davada Taylor’ın avukatı olan Jeffry Patterson bana, “Çok sevecen bir adamdı. Şahsen ben Price’ı sevdim. İyi de bir avcıydı.” sözleriyle anlattı Price’ı. Price ile aynı binada çalışan Chesen, danışanlarının Price’ı oldukça karizmatik bulduğunu dile getiriyordu. Taylor’ın ilk savunma avukatı bile onu bir arkadaş gibi görüyordu.
Bir psikolog ve memur olan Price, bu davayı açıklığa kavuşturmaya öyle odaklıydı ki eski hastalarının hassasiyetlerini hiç dikkate almıyor gibiydi. Araştırmalar, sahte anılar edinmeye elverişli insanların, —cinsel şiddet mağdurlarının bir savunma mekanizması olarak bildirdikleri— çözülmeye eğilimli olduğunu gösteriyor: bu kişiler gerçeklikten kopmayı, sanki büsbütün orada değilmiş gibi hissedebilmeyi zamanla öğreniyor. Price’ın ona öğrettiği bastırma teorisinden hâlen bahseden Taylor, “Bellek sorunlarım, üvey babam bana tecavüze ettikten sonra baş gösterdi.” diyordu görüşmemizde. Annesi, onun istismar edildiğini inkâr ettikten sonra belleğinin daha da bozulduğunu belirtti. Dava sırasında onu aklayan kanıtları dinlerken bile sık sık kasvete kapıldı ve berbat bir insan olduğunu düşündü.
Sahte anılar, yalnızca travma geçirmiş insanları etkilemez; durağan bir geçmişe sahip insanlar da kendi deneyimleri ile başkalarının anlattıkları hikâyelere ait ayrıntıları ayırt etmekte güçlük çekebilir. Araştırmalar, şayet aile üyelerinin de şahit olduğu söylenirse insanların bir düğünde kaza geçirdiklerine, bir hayvanın saldırısına uğradıklarına veya Prens Charles ile çay içtiklerine bile inanabileceğini gösteriyor. Bu hikâyeler ne kadar sık anlatılırsa, bu anıların insanlara aşılanma olasılığı o kadar artar. 2015 yılında Psychological Science dergisinde yayımlanan bir makale, tekrarlayan seanslar boyunca kendilerine bu imada bulunulduğu takdirde, insanların yüzde yetmişinin suç işlediklerine inanmaya başladığını gösteriyor. Makale yazarlarının tabiriyle bu insanlar, bir cinayet veya soygunun faili olduklarına ilişkin ayrıntılı ve çok-duyulu “zengin sahte anılar” geliştiriyor. Makalenin yazarları, “bir nesnenin neye benzeyebileceğine ilişkin hayalî bellek unsurlarının, zamanla o nesnenin nasıl olabileceğine ilişkin unsurlara, bunların da zamanla gerçek yaşantıda o nesnenin nasıl olduğuna ilişkin unsurlara dönüşebileceğini” yazmıştı. Geçtiğimiz otuz yıl içinde, Amerika Birleşik Devletleri’nde her iki cinsiyete mensup yaklaşık yüz kişi, daha sonraları DNA testi sonuçlarıyla aklandıkları suçların itirafında bulundular.
Bölgedeki avukatlar, altı şüpheliden her birinin üç yüz bin dolardan daha fazla tazminat almaması gerektiğini ve hapishanede defalarca tecavüze uğramasının da Winslow’un kabahati olduğunu savundular. “Beni yanlış anlamayın, hiç kimsenin nezarethanede bu denli istismar edilmesini istemem,” diyordu avukatlardan biri, “Ancak onun burada nasıl ifade verdiğini gördünüz. Sorgu videosunu izlediniz. Bay Winslow, tabiatı gereği kadınsı biri.”
Bir şehir, kendi ihmalini nasıl telafi etmelidir? Jüri, Price ve Searcey ile beraber Gage Country’nin, bölgenin yıllık vergi gelirinin dört katı olan otuz milyon dolarlık tazminatı Beatrice Altılısına ödemesine karar verdi. Gage Country temyize başvurdu, ancak şimdilerde iflasın eşiğindeler ve eğer iflas ederlerse bu, Nebraska eyaletinde bir ilk olacak. Geçtiğimiz kış, Helen Wilson’ın dairesine üç blok uzaklıktaki Valentino’s Primavera Room adlı restoranda gerçekleşen bir kasaba toplantısında, kırk kişilik bir heyet, bölgenin borçlarına ilişkin plân yapmaya çabaladı. Adamlardan biri sivil itaatsizliği önerdi: emlak vergilerini ödemeyi reddetti, “Bir omurganız olduğunu gösterin de dik durun!” diye gürledi. Ötekiler ise anaokulu öncesi eğitim fonlarını kesmeyi, memurların işten çıkarılmasını, yiyeceklerin vergilendirilmesini, yol bakım çalışmalarına son verilmesini ya da çiftçiler için emlak vergisinin dört katına çıkarılmasını önerdiler, her biri, işlerinden olmalarına sebep olabilecek fikirlerdi.
Mart ayında eyalet yargıç heyetinin gerçekleştirdiği bir toplantıda, bölgeden gelen delegeler, bu tazminatı devletin ödemesi gerektiğini öne sürdü. Eyalet senatörü Ernie Chambers öneriye katılmıyor, Gage Country’deki vergi mükelleflerinin kifayetsiz ve kalpsiz liderler seçmenin bedelini ödemesi gerektiğini söylüyordu. “Kendi düşen ağlamaz,” diyordu senatör. Chambers, bölgedeki mahkeme binasına haciz konmasını ve şerifin arabalarının satılmasını önerdi.
Helen Wilson’ın torunu Bob Housman, Beatrice şehir merkezinde bulunan ve Searcey’nin vaktiyle üniformasını kuru temizlemeye verdiği Jan’s Cleaners dükkânının da işletmecisi aynı zamanda. Altmış üç yaşında, kızıl sakallı bir adam olan Housman, şayet mahkeme kararı yüzünden daha fazla vergi ödemek zorunda kalırsa şehri terk edebileceğini söylüyordu. Büyükannesinin cinayetinde Bruce Allen Smith’in rolünü sineye çekmişti. Kendisiyle görüşmemizde, “Bir bağlantısı yokmuş gibi hissediyorum,” diyordu, “Hep de öyle hissettim, yine de öyle veya böyle bu işte parmağı olduğu ortada.”
“O gece apartman dairesinde yedi kişi olduğunu hissediyor musun peki?” diye sordum.
“Hissetmiyorum,” dedi, “Biliyorum.”
Onun tahminine göre altı şüpheli gece yarısı daireye zorla girmiş ve Wilson’ı öldürmüştü. “Hâlen o günü kâbuslarımda görüyorum,” diyordu. Dairenin sokak kapısını açık bırakmış olmalılardı, böylece Smith daireye girmiş ve Wilson’ın cesedine tecavüz etmişti, böylece DNA örneğini olay yerinde bırakmış oldu. Housman ve eşi, civardaki pek çok kamu görevlisinin kıyafetlerini temizliyor ve söylediklerine göre, kamu görevlilerinin neredeyse tamamı, hâlen altı şüphelinin suçlu olduğuna inanıyordu.
2007 senesinde görevi devralan bölge şerifi Millard Gustafon, kendisiyle görüştüğümüzde bana şöyle söylemişti, “DNA, madalyonun öteki yüzünü defetmiyor. Altı şüpheli, olaya ilişkin bir şeyler biliyor ve hepsi de oradaydı — halkın düşüncesi budur.” Ofisinin yanında, ahşap bir levhada Ekleziyast’tan bir pasaj asılıydı: “Bir suçun cezası hemen infaz edilmezse, insanların kalpleri kötülük plânlarıyla dolar.”
Country Cookin’ Cafe adlı popüler bir restoranda tanıştığım iki kardeş, Roy ve Gregory Lauby, Beatrice Altılısını hapse attığı için polise karşı öfke duyan kimseyi tanımadıklarını söylediler. Kardeşler, altı şüphelinin de masum olduğunu düşünseler bile, bölge polisini hata yapmakla itham etmekten sakındıklarını dile getiriyorlardı. Eski bir çiftçi olan Greg, Beatrice Daily Sun gazetesinin bile duruşmalarının ayrıntılarını yazmaktan imtina ettiğini belirtti. (Gazetenin sloganı, “Eğer Sun’da görmediyseniz, bilin ki yaşanmamıştır.” idi.)
Bir tesisatçı olan Plumber, Taylor, Shelden ve Dean’i etkisi altına alan delüzyonun şimdi de şehre hâkim olduğunu ileri sürdü. “O altı kişinin beyni nasıl yıkandıysa, seçilmiş yetkililerimiz de bizim beynimizi öyle yıkadı.”
Şimdilerde Beatrice’den doksan mil uzakta yaşayan ve bir bakkal dükkânında kasiyerlikle uğraşan Kathy Gonzalez, tahliye olduğu gibi Nebraska’dan taşınmadığı için pişmanlık duyuyor. Ne zaman Nebraska veya civarında yaşayan biriyle tanışsa, hep aynı düşünceyle karşılaşıyor: “Bu işten sıyrılmayı becerdiniz.”
Burdette Searcey, geçtiğimiz Kasım ayında şerifin ofisinden emekli oldu. Eşine Çiçekçi Dükkânında, teslimat işlerinde yardım ediyor artık. Dükkânın içi ise yerel bir ormanı andırıyordu: Yunan Canlandırmacılığı tarzı sütunlara ve porselen saksılara dikilmiş şakayıklar; futbol topları serpiştirilmiş çiçek tanzimleri; ahşap kuşlar, çelenkler ve ahşap aşiyanlar vardı; ve duvarda, “Güzel yaşa, sıkça gül, çokça sev.” gibi ilham verici sözler asılıydı.
Kendimi tanıttığımda Searcey, özür dileyerek röportaj vermeye vakti olmadığını söyledi. Sıcak, enerjik bir adamdı, sohbet teklifimi geri çevirdiği için canı sıkılmıştı. “Bu işte, iyi tarafta olduğumuz için konuşmuyoruz,” diyordu. Ancak, ya çok kibardı ya da konuşmamak için inat ediyordu. “Beatrice halkından yüzde yüz destek aldık,” diye sürdürdü sözlerini, “Buradaki insanlar beni seviyorlar.”
Öyle neşelenmişti ki, telefonda sipariş alan eşi ona uzaklaşmasını söyledi. Dükkânın önüne çıktık, o kapı önünü adımladıkça kapının hareket sensörü defaatle çalışıyordu. Gerçekliğinden şüphe duyduğu kavramları ürkünç kavramlarla açıklamak gibi bir alışkanlığı vardı: Ortada “DNA donörü” Bruce Smith diye biri olduğunu ve bölgenin temyiz başvurusu reddedilirse davayı “kaybetme” ihtimali olduğunu söylüyordu.
“Yaşanmamış şeylerin reklamını yapmayalım lütfen, çünkü kendimi yeterince iyi tanıtırsam benim safıma da katılabilirsiniz,” dedi. “Olabilir.” dedim. Tekrarladı cümlemi, “Olabilir.”
Ortada iki ayrı dava olduğunu söylüyordu: altı kişinin işlediği Wilson cinayeti ve saatler sonra Bruce Smith’in Wilson’a tecavüzü. Kanıtın, Wilson uykuya daldıktan sonra mutfağında demlenen bir demlik kahve olduğunu söylüyor, lavabonun yanında birkaç kirli kahve fincanı olduğunu hatırlıyordu (olay yeri fotoğraflarında yalnızca bir fincan görünüyor). Helen Wilson her daim kirli bulaşıklarını kaldırırdı, ayrıca neden Bruce Smith neden birden çok kahve fincanı kullansındı? Altı kişi kahve demlemiş ve içmiş olmalıydı. Searcey, “Son nefesimde bile bundan şüphem olmayacak,” dedi.
Debra Shelden, annesinin küllerini bodrum katında saklıyor. Külleri, annesinin vasiyet ettiği gibi Beatrice Mezarlığı’nda yatan babasının yanına dökmek istiyor, ancak Beatrice’e dönmekten korkuyor. Birinin ona, eğer Beatrice’e tekrar ayak basarsa yeniden yargılanacağını söylediğini sanıyor, ancak bunun kim tarafından ve ne zaman söylendiğini anımsamıyor. Duruşması sürerken avukatı Chaloupka ona şöyle sormuştu, “Kendi aklına güvenememek nasıl hissettiriyor?” Shelden ise şöyle yanıtlamıştı, “Pek de iyi sayılmaz.”
Bu bahar, Shelden, Chaloupka ve ben, Shelden’ın Lincoln’deki evinin yakınlarında, Imperial Palace adında bir Çin restoranında akşam yemeği yedik. Shelden, neşeli ve canlıydı, masada kim gülse o da kıkırdıyordu. Aynı günün erken saatlerinde Searcey ile de görüşmüştüm, Searcey’nin kahve teorisinden Shelden’a da bahsettim. “Ne cezvelerin ne de başka hiçbir şeyin yerini hatırlamıyorum,” diye yanıtladı, “Ben öteki odalardan birindeydim. Yalnızca kapının önünde durdum.” Chaloupka, nazikçe koluna dokununca Shelden birden duraksadı. Telaşlandı ve sanki Chaloupka onu dürterek anılarını canlandırmaya çalışıyor, cevapsız soruları kabataslak gösteriyor gibi baktı ona. “Suç işlendiği sırada ne yaptığımı hatırlamıyorum,” dedi bana, “çünkü görünen o ki, orada değildim.”
Sanki başka birinin öyküsünde yer alan karakterlerden biriymiş ve buna saygı gösteriyormuş gibi, ifadelerinde sık sık “beyanıma göre” lafzını kullanırdı. Avuç içlerini yan yana açtı. “Ağzımdan çıkan şeyler, koca bir kitaptan gibiydi sanki,” dedi, “Yalnızca açılmıştı — tüm sayfalar.”
Duruşması sonlandıktan Sonra JoAnn Taylor, Kuzey Carolina’ya geri döndü. Nebraska’ya olan bağlılığının sebebi, her daim kızı Rachel idi. Aklanmasının ardından, şehirden ayrılmadan önce son kez bir araya geldiler. Taylor, orta tabakaya mensup kızının onu pek hoş görmediğini hissediyordu. Kızının eşi de farklı değildi şüphesiz. “Onun aklında ve düşüncelerinde her zaman bir katil olarak kalacağım,” dedi görüşmemizde.
Taylor ile bir gün, ücretsiz akşam yemeği için geldiği Henderson Hristiyan Yaşam kilisesinde buluştuk. Saçlarını kısacık kesmiş, siyah ve bordoya boyamıştı. Çantasında bir bıçak taşıyor, insanda otorite duygusu uyandırıyordu. Bu izlenimim çabucak değişti. Kendisiyle birkaç dakika lafladıktan sonra bana, gömleğimin yeşil olduğunu —ki griydi— yeteri kadar söylersem, muhtemelen buna inanacağını söyledi. “Eninde sonunda, ‘Tabii ya, evet, yeşil’ diyeceğim. Söylediğini kabul edeceğim. Kafamda tıkırtılar başlayacak.” diyordu.
Ertesi gün Taylor’la halk kütüphanesinde buluştuğumuzda üzerinde yeşil bir bluz vardı — bu, onun dünyadaki yeni, kibar varlığını desen ve fırfırlarla ifade ediş biçimiydi. Seneler boyunca renklerden, fırfırlardan, ona kadınsı hissettirecek her şeyden sakınmıştı. “Yumuşamaya çalışıyorum,” diyordu. Otuz beş sene evvel, Price ile danışmanlık seansları yürütürken kendisine koyduğu hedeflerle meşguldü hâlen kafası. Asla cinayet işlemeyeceğinden kesin olarak emin, kendi iyilik anlayışına yeterince güvenen biri olmayı özlüyordu.
Görüşmemiz, bir emlak sitesinden gelen bildirimlerle defalarca bölündü. Hendersonville’de yeni evler görücüye çıkıyor, ya da var olan evlerin fiyatları değişiyordu. Taylor, kendine ait bir evi olsun istiyor, eğer imkânı olursa küçük bir ev almayı plânlıyordu. Birkaç haftadır kilisede tanıştığı bir ailenin yanında kalıyor, yedi yaşındaki kızlarının odasında yatıyordu.
Tek düzenli geliri, maluliyet maaşıydı. Maaş için başvuru yaparken, müracaatını inceleyen sosyal hizmet görevlisi birden duraksadı. Listedeki sağlık durumlarından biri de Stockholm sendromuydu. “Sizde Patty Hearst mü var?” diye sordu, “Nasıl oldu bu?”
“Tutsaktım,” diye açıkladı Taylor, “ve beni tutsak eden de şerifti. Hadi canım.”
Bayan Wilson, hâlen onun hayatındaydı. Taylor, “Onu ellerimde hissedebiliyorum,” diyordu bana. “Yastığın dokusu ve ağırlığı. Hâlâ tüylerimi ürpertiyor.”
Neden onca imge arasından yastığın bir türlü aklından çıkmadığını sordum Taylor’a. Yeniden gözlerini yumdu ve üvey babası ona tecavüz ederken gözlerini bir yastıkla kapattığını söyledi — yüzlerce sayfalık psikolojik raporlarda, verdiği ifadelerde veya delillerde rastlamadığım bir detaydı bu. Yıllar boyunca kendi çocukluğunun tecavüz anılarını Wilson’ınkine aktardıktan sonra, şimdi de kendi çocukluğunu Wilson’ın son anları ile bağdaştırıyordu. “Bir defa tecavüze uğradığında,” dedi, ağlıyordu, “Neden onu korumam gerektiğini hissettim, bilmiyorum. Bilinçaltımda kendimi koruyanın ben olup olmadığımı da bilmiyorum.” Telefonundaki Facebook bildirimine çabucak göz attı, bu takıntısı onu sakinleştiriyor gibiydi. Ardından şöyle söyledi: “Artık o istismar edilmiş küçük kız çocuğu olmak istemiyorum.”  

Dipnotlar

1

1

1

Antik Yunanlardan İskitlere dek varlığını sürdürdüğüne ve bugün Rusya sınırları içinde kalan topraklarda yaşadığına inanılan kadın savaşçı ırkının üyelerine ‘Amazon’ denir.

2

2

2

Delüzyonel (sanrısal) bozuklukta genellikle tek bir sanrı (delüzyon) tipi mevcuttur ve işlevsellik, delüzyonel alan dışında bozulmamıştır. Kişinin sanrısı sistemli ve süreklidir. Değişik alt tipleri mevcuttur. (…) Sanrısal bozukluğun risk faktörlerinden bazıları, göçmen olmak, düşük sosyoekonomik düzeye sahip olmak ve aile öyküsüdür. (Fikret Poyraz Çökmüş'ten alıntıdır.)

3

3

3

Cabbage Patch, ilk olarak 1982 senesinde Coleco Industries tarafından üretilmiş bir bez bebek modelidir.

4

4

Etch a Sketch, Fransız teknisyen ve oyuncakçı André Cassagnes’in icat ettiği, ardından Amerikalı Ohio Art Company’nin üretimine başladığı mekanik bir çizim oyuncağıdır, şimdilerde ise tüm hakları Kanadalı Spin Master’a aittir.

5

Rosetta taşı, Mısır’da kale yapımı sırasında bir Fransız askeri tarafından rastlantı sonucu bulunmuştur. Taş, belli başlı üç Mısır tapınağına gönderilmek üzere üç farklı dilde yazılmıştır. Bu diller Demotik (Mısır halkının kullandığı dil), hiyeroglif ve Antik Yunancadır. Taşın üç farklı dilde yazılması hiyeroglif yazısının esrarının çözülmesine vesile olmuş ve Rosetta taşı hiyeroglif yazısının esrarını çözen taş olarak tarihe geçmiştir. Rosetta taşındaki fermanda, firavunun isyanı bastırışı, rahiplere verdiği destek, tutukluları serbest bırakışı, vergileri azaltışı ve vergi borçlarını affedişi anlatılmaktadır. Bunun yanında firavuna dua etmek, doğum gününü kutlamak gibi yüceleştirici tabulara da yer verilmiştir. Fermanın sonunda, “Ferman, üç dilde taşa kazınacak ve tapınaklara yerleştirilecek.” yazmaktadır. (TarihiOlaylar.com'dan alıntıdır.)

6

Ekleziyast, Eski Ahit kitaplarından birinin adıdır.

7

Stockholm sendromu, Patty Hearst adıyla da anılır. Hearst de 1974 yılında devrimci militanlar tarafından kaçırılmış ve kendisini kaçıranlara sempati duymuş, hatta kendisini de soygunculardan birisi zannetmişti. Yakalanan ve hapis cezası alan Patty Hearst’in avukatı, müvekkilinin Stockholm sendromu yaşadığını ve beyninin yıkandığını dile getirdi. Her ne kadar beyni yıkanmış olsa da jüri Hearst’i suçlu buldu ve yedi yıl hapis cezasına çarptırdı. Ancak Hearst, iki yıl hapishanede kaldıktan sonra affedildi.

Katkıda bulunanlar

Rachel Aviv

Yazar

Görkem Çolak

Çevirmen

2025 © Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.