9 Nisan 2020

9 Nisan 2020

9 Nisan 2020

9 Nisan 2020

Vitrinde durgun saatler, pırlantadan mavaller: Uncut Gems

Vitrinde durgun saatler, pırlantadan mavaller: Uncut Gems

Vitrinde durgun saatler, pırlantadan mavaller: Uncut Gems

Vitrinde durgun saatler, pırlantadan mavaller: Uncut Gems

Yazar

Yazar

Görkem Çolak

İnceleme

16 dakikalık okuma

Uncut Gems filminin başrollerinden Opal taşı, içerdiği sayısız nüansla Afrika'nın emperyalizmle kavgasına, toplu konut sahalarında süren yaşam kavgasına, Yusuf Atılgan'ın Yaşanmaz öyküsüne ve nice başka meseleye kapılar açıyor.
Penceremin ardı hareketsiz, nabzı neredeyse hissedilmiyor. Şu sıra filmlerden ziyade giderek bir filmin içinde yaşadığımız hissini bahşeden günlerde soluklanıyoruz. Bütün ölümlüler kendisiyle vakit geçirebilme sınavını veredursun, hikâyeler insanı enterese etme yetilerini gerçekliğe emanet etti. Bu yeni yaşantı ve terbiyesine giderek alışıyor sinir sistemimiz. Her bünye ayrı semptomlar gösteriyor, hem virüse hem virüsün dayattığı yaşam şekline. Yıllar sonra, umuyorum ki hayat olağan simasını geri kazandığında bu yazıya rastlayacaklar için olan biteni belirtmek gerek. Küsuratlar, sınırlar ve suni unvanları yitirdik. Çaresizliği anımsadık; muhtemel ki bir süre, belki de uzunca bir süre için. Bir kısmımız kendini can sıkıntısının durgun sularında dinlenmeye bıraktı, kimimiz içinse hikâyeler bir sığınağa dönüştü. Tüm bunları, virüse kendisi veya bir sevdiği yakalanmamış olanlar için söylüyorum. Bundan muzdariplerin bütün imtihanı tasvir edilemez bir hâlde, elimden kolaylık dilemek ve dua etmekten başka hiçbir şey gelmiyor. Televizyon, internet ve fısıltılar doğru veya yanlış binlerce habere pervasızca hoparlör olurken kurmaca öyküler ise bir ihtiyaca dönüştü. Tanımadığımız hayatlara, öteki ihtimallere seferlerimiz sıklaştı. Doğrusu, Uncut Gems’i izlediğim gün, hikâyelerin nefes aldığına bir kez daha tanık oldum. Bitmek bilmez bir kovalamaca boyunca insanın nefes almasına dahi imkân vermeyen filmin, aslında öte-berisine onlarca manzara sakladığını fark etmek zaman aldı. Çakma Rolex’ler, şimşek bahisler, uzun otel koridorları ve pırlantadan gremlinler gece yarısı gizli bir bahçede toplanıyormuş meğer. Aklımda sorular olmadan seyredip geçtiğim tüm sekanslar, önlerinde durup gözlerine bakınca kendi renklerini vermeye başladı. Aslında bugünlerde hemen hepimiz yaşadıklarımızı aynı yöntemle idrak ediyoruz sanırım.
Başlamadan önce belirtmekte fayda var, aşağıda uzanan paragraflar tepeden tırnağa spoiler yağmuruna tutulmuş durumda. Filmi seyretmediği hâlde kendini burada bulanların hevesini kırmak, küfürlerine meze olmak istemem. Ayrıca yazının içinde müstehcen sayılabilecek ve rahatsız edici görüntüler bulunuyor, demedi denmesin. Filmi seyredeceklere keyifli seyirler, şimdiden.
Uncut Gems üzerine düşününce, Howard’ın başına gelenleri hak etmediğini savunmak zor olurdu herhalde. Kayınbiraderi Arno’yu, müzayedecileri, Kevin Garnett’i ve eşi Dinah’yı parmağında oynattığını seyretmek için iki saat yettiyse bütün evrene nasıl madik attığına şahit olmak için de fazladan birkaç saat yeterli olurdu. Peki Howard’ın bütün evreni oyaladığını görmek ister miydim? Sanmıyorum, fakat filmin uzadıkça daha da bunaltıcı hâline gelip sihrini yitireceğinden korktuğum için değil, Howard hiç olmazsa mutlu gittiği için. Aksi takdirde Safdie’lerden Yusuf Atılgan’a uzanan köprüyü fark etmek fazlasıyla güç olurdu. Her şeyden evvel bu köprüyü tanımak, sağlamlaştırmak ve üzerinde güvenli adımlar atabilmek gerek. Bu edim, Uncut Gems’in hırçın dalgaları arasında herkes için bir can yeleği olacaktır.
Laf gereği bahsetmek gerekirse, Yaşanmaz adlı kısa öyküsü, Yusuf Atılgan’ın isimsiz insanlarından bir diğerinin kendi göbeğini kesişini anlatır, hem de ölmeden hemen önce yapar bunu ‘Bücür’. Bu isimsiz karaktere Bücür der kimisi, sınıf öğretmeni ‘Sen başkasın, değil mi filozof?’ diye alay eder, mutemet aylığını verirken “Hakkınmış gibi ye,” lafını sıkıştırır araya, bu söz tokat gibi patlar yüzünde. Belki de intihara ilk kez orada ikna olur, yine de kendini öldürmeden evvel bu dünyadan geçtiğini herkese göstermek ister. Bunun için ilkin, bileklerini kestikten sonra kendi kanıyla kiracısı olduğu dairenin bir duvarına YAŞANMAZ yazmayı düşünür. Akşamına kendini öldüreceği gün, mesaiden eve dönerken sokakta bir kadın görür. Yolun ortasında duraksar, sırf bu yüzden kadının eşinden dayak yer. Yerdeyken yanına bir vatandaş sokulur, adı Ali, adamı kaldırır yerden ve üst-başını temizlemek için Ali’nin civardaki evine giderler. Duvarda bir kadının resmi vardır. Aynı akşam, ‘İsimsiz’ kendini öldürmeden evvel, Ali’nin evine gider yine. Ali evde yoktur, fotoğrafı duvarda asılı olan kadınla yemeğe çıkmıştır. Ali’yi bekler, geldiğinde sohbete dalarlar. Ali kadının kendisini sevdiğini zanneder, oysa İsimsiz, bu kadının Ali’yi gerçekten sevmeyeceğini adı gibi bilir. Ali’nin gözlerinde, onun da kendisinden olduğunu gösteren bir parıltı bulur zira. Belki hayatının en mutlu anındayken Ali’yi havaneliyle öldürür, öldürmeden önce ise, “Konuş bakalım, konuş. Sen hiç olmazsa mutlu gideceksin.” cümleleri dökülür kendi içine. Ali bu lafları duymaz.
Yaşanmaz’ın zihin çeperlerimde –iyi ki– onarılmaz yaralar bırakan satırları arasında iki parantez açılıyor. En azından ben özellikle bu ikisini görüyor, onlarla birlikte yaşıyorum. İlk parantez, kimin mutlu gideceğinin belirsizliğini, ikincisi de yok ederek var olmak paradoksunu kucaklıyor. Bu iki parantezin de Uncut Gems’te karşılık bulduğunu düşünüyorum. Filmin finaliyle birlikte zihnimde beliren öteki sorulardan evvel bu ikisini ele almak, yani filmi konuşmaya sonundan başlamak, filmi Yaşanmaz’ı da heybede saklayarak süzmemi de sağlıyor. Kaldı ki, Howard’ın seyirciyi peşine taktığı iki saatin süratini biraz olsun kesmek ve filmin içinde lâzım olan ne varsa rehin almak da ancak bu duraksamalarla mümkün olabilir.
Karşıtlıkların birbirine karıştığı, eksiltili tasvirlerin çerçevedeki yitik köşeleri onardığı kirli öyküler, nedendir bilmem, belleğimde yaşamak için kendilerine daha heybetli odalar bulur. Yaşanmaz’ın İsimsiz’i sevmek ve yaşamak arzularını bu denli mesnetle duyarken bir kırılma olur, ilk taşı ilkokul öğretmeni fırlatır, ezilip tükendiği bütün saliseler aklının çeperlerinde birikmeye başlar. Bu yığıntı ise kendisini öldürmesine sebeptir. Bunu hikâyede okumayız fakat aksini kim kurabilir? İnsan ister istemez kendisine soruyor, sahiden ilk taş atılmasaydı her şey daha farklı gelişir miydi? Ne bileyim, belki de dakikalar içinde okuduğum hâlde tesiri bir ömür süreceği içindir, İsimsiz’e yardım elini çok görenlerden olmak içime sinmiyor. Sanki iş işten geçmemiş gibi. Sorduğum sorunun yanıtıysa hakikaten iç ceplerimde bulunmuyor. Bütün zelzelenin kalbinde sırıtan Howard’a dönersek, zaman zaman Howard’ın voliyi vurmasını istemekte haklı olduğum hissine kapılıyorum. Bütün üçkağıt vukuatları Howard’ın karakteriyle sanki bir tezat çiziyor. Bu fikrin izahı çok daha zor, fakat belki şöyle anlatmak mümkün olur: Howard bir renge evrilseydi, fosforlu sarıya dönüşmekten başka şansı olacağını zannetmiyorum. Gösterişli, tok ve aldatmaya müsait. Öyle ki, filmin sonlarına doğru ibre Howard’a döndüğü vakitlerde ben bile bir an için duraksadım. Hiç fire vermeden paslar dağıtan, pota altını zorlayan ve riski şutları fileden geçiren bir oyun kurucu gibi hararetle sahayı turluyordu Howard. O esnada içimden yeşil, parlak, sulu bir elmadan kocaman bir ısırık almak isteği geçiverdi. Sahadaki oyununu seyretmek keyif veriyordu. Öyle mesnetsiz fakat yeğin bir hissiyat işte, göründü ve kayboldu. Herhalde bu iki öykünün de bir kurmacadan ibaret olmadığını, gün içinde rastladığım pek çok insandan daha gerçek olduklarını fısıldayan detaylardan birkaçı da bunlardır.
Howard’ın, alacaklılarını dükkanının cam ve ahşap kapıları arasına kıstırarak Celtics-76ers serisinin son maçını seyrettirdiği sekansı ele alalım. Maç ve büyük bahse kanalize hâldeyken finalde ne olacağını kestirmek pek güç. İşin bu tarafında Safdie’ler büyük takdiri hak ediyor, öykünün biletini ritmin iyice hızlandığı esnada kesen yönetmenlere rastlamak kolay, fakat vurulmasının ardından Howard ile birlikte seyirciye de can çekiştirerek katarsisi sürdürmek büyük zanaat. Phil’in Howard’ı er ya da geç vurması olağandışı bir fikir değil. Ne ki, bunun Howard’ın borcunu kapattığı anda gerçekleşmesi beklentilerimiz dışında kalıyor. Bunun yanında olay örgüsünün sürati içinde filmin nasıl sonlanacağını düşünmeye zaman dahi kalmıyor. Oysa, Arno ve tahsilatçıları açılış sekansından itibaren film içinde kâh görünüp kâh kaybolurken, Phil inceden inceye kendi vurgununu plânlarmış gibi vitrinleri inceliyor, olur-olmaz Howard’a çatıyor, tetikçi takımı içinde göze batıyor. Biz ise Phil’in, Howard’a karşı sebepli veya sebepsiz kabadayılığının ardında bir sebep dahi aramıyoruz. Çünkü bu tavrının kılıfı çoktan hazır: Phil de tahsilatçılardan biri. Diğer yandan Opal’in kimde kalacağı, Howard’ın evliliğinin akıbeti ve ardı gelmez kuponlar silsilesi gibi açmazlardan en az birinde illaki takılıp kalıyoruz. Phil’de muhakemeye dair bir nitelik bulunmaması ise cabası. Bu imge kalabalığının içinde mesleği, Phil’e hikâye boyunca sürekli gelişmesi için devasa bir hareket alanı bırakıyor.
Howard’ın, Phil ve Nico’yu korumaların elinden topladığı sahneye dönelim. Ortada ne Howard’a ölüm tehditleri savurmanın gereği ne de Howard’ın şaka yaptığı yok. Fakat film bittiğinde anlaşılıyor ki Phil, Howard’a tehdit ve tokatlar savurmak için sebep de aramıyor. Asansör kapısının ardında kaybolurken savurduğu, “Sen öldün. Şaka yaptığını mı sanıyorsun? Bu son gülüşün…” tehditlerinin ilkinde haklı çıkıyor Phil, fakat ikinci vaadini kendi eliyle yalanlıyor.
Boston Celtics, serinin yedinci maçını Garnett’in olağanüstü performasıyla kazandıktan yarım dakika sonra Howard, hayatının muhtemel ki en mutlu anında elmacık kemiğinin hemen altından vuruluyor. Phil kendini muntazam biçimde unutturuyor ve son saniye şutunu atıyor, basket. Vücudunda hiç dolaşmadığı kadar hızlı dolaşmakta olan kan, Howard’ın suratından parlak mermerlere doğru süzülüyor. Bu yüzden denilebilir ki, hiç değilse Howard mutlu gitti. Film ve Yaşanmaz arasındaki bağıntıda beni en çok etkileyen detay da kimin mutlu gideceği meselesi. Mutlu gitmek bir fıtrat meselesi veya bir ödül olsaydı zira, Howard’a uğramayacağından adım kadar eminim. Ölüm Howard’ı voliyi vurduğu anda değil de iki hafta sonra bulsaydı ne olurdu? Muhtemel ki Howard elindeki parayı yine kuponlara, başka tahsilatçılara, Arno’ya ya da havaya saçmış olur, belki layıkıyla nalları dikerdi. –İki saatte ne kadar tanıyabildiysem artık, layıkıyla diyebiliyorum.– Oysa Howard en mutlu anında öldü. Film ve öykü, mutlu ölmenin kazanılmış bir hak olmadığı noktasında birleşiyor. Burası kesin. Ayrıca bu ikili, aklıma kazınmış ikinci parantez olan yok ederek var olmak çabasını da farklı stillerde fakat aynı potada erir hâlde ele alıyor.
Howard Ratner, Yahudi bir mücevher satıcısı ve aynı zamanda bir bahis bağımlısı. Bağımlılık salt hâliyle bile devasa bir tehlike iken Howard için bir kompülsiyon hâline gelmiş durumda. Bağımlılığı öyle sarpa sarmış vaziyette ki, Howard için kumar hayatta kalmak adına bir zaruriyet hâline gelmiş. Oynadığı bahisler ise basit bir tahminden çok daha ötede; ribaunt sayılarından zibilyon tane detaya varan kombinasyonlarla dolu. Kumar, spesifik bir metot izlendiği takdirde oyunu kazanma garantisi vermediği, yani bahisçinin kaybetmesi kazanmasından muhtemel olduğu için zamanla insanı tüketen kurmaca bir ihtiyaca dönüşür. Zira kumarbaz artık kumarı bırakmaya ikna bile olsa, henüz para yatırmadığı bir sonraki kuponun tutup tutmayacağı bir bilinmezdir. Her seferinde aynı şevkle oynar ve oyunun nasıl kazanıldığına dair bir işaret arar. Böyle bir işaret yoktur, özünde kumar pahalı bir yazıtura türevidir. Hileli slot makineleri, şikeli maçlar ve hasbelkader kaçmış son dakika golleri kumarbazı caydırmak yerine daha da azdırır. Bir noktadan sonra oyunun parayla bir ilgisi dahi kalmaz. Fakirin hayatta kalmak, zenginin kaşıntısını dindirmek için çalacağı tek kapı hâline gelir. Bütün kayıplar bir sonraki kazancın hayaline vesiledir. Bu kupon yattıysa da bir sonraki kuponun tiklerle dolmaması için hiçbir sebep yoktur çünkü. Kumarbaz bu ihtimalle yaşar, sanki kazanması için de gerçekten bir sebep varmış gibi.
Yalnız, bahsettiğim üzere, Howard’ın yalnızca bir bağımlı olduğunu söylemek yavan kalır. Maçın galibini doğru veya yanlış tahmin etmenin ötesinde, maçın hikâyesi sürekli Howard’ın kafasında dönüyor. KG’nin hava topunu aldığı, bilmemkaç sayı ve ribaunt topladığı ve Celtics’in maçı kazandığı senaryoyu yazıp aklındakinin gerçekleşmesini bekliyor. Sadece kazanmanın değil, bütün gerçekliği avucunda saklamanın derdinde. Julia’nın odasında dolaba saklandığı esnada bile metresinin dürüstlüğünü sınamaktan ziyade, gönderdiği kısa mesajlarla Julia’yı kendisi orada yokken bile kontrol edebildiğini sınıyor. Aslında Howard, kumardan ziyade aklında kurduğu gerçekliğin öteki ihtimalleri alaşağı ederek var olması ihtimaline bağımlı. Kaldı ki, bu dominasyonu sağlayacağı hemen her kulvarda da yarışıyor; ticarette, kalabalık aşk hayatında, kumarda… Diğer tarafta Yaşanmaz’ın İsimsiz’i de havanelini Ali’nin ensesine indirirken kendi varlığını tasdik ediyor, evrenin bir köşesinde rüzgârın karşısında durmaya kalkıyordu. Var olmanın yolu, onun için de yok etmekten geçiyordu. Oysa bu kaşıntı, aynı akıntıda iki defa yıkanmaya uğraşmaktan başka nedir? Yok ederek var olma gereksinimi bir kuponun sırtında ya da bir balyozun sapında birikedursun, ihtiyacın sahibini kaçınılmaz olarak silinmeye götürür. Bu var oluş biçimi, başlangıç noktasına çıkan bir koşu parkurunun kroki plânıdır. Belki görünümü parkurdan daha teferruatlıdır, usta işi çizim insanı kandırır ama bu parkur ve krokisinde en iyi ihtimal, yolu şaşırmadan start çizgisine geri dönmektir.
Görünmez Canavarlar kitabında Palahniuk’in, “Belki de gelecekten kaçıyoruz. Kaderimizden. Büyümekten, yaşlanmaktan. Parçaları toplamaktan. Sanki kaçarsak, hayatlarımıza devam etmek zorunda kalmayacakmışız gibi.” cümleleriyle anlatmak istediği belki de budur. Belki İsimsiz’den Howard’a, tüm silikler takımı mensupları anca öteki ihtimalleri belleğine gömerek kendisine yaşam alanı sağlıyordur. Diyelim ki sahiden öyle. Yine de bu ihtiyaç, ya istikrarsız ya da tezahür edememiş bir öfkenin sonucu olarak kalır. Mevzubahis öfke eninde sonunda yine sahibini bulur, zira insan en rahat kendine sinirlenir. Kendine bağırıp çağırırken muhatabını incitmekten korkmaz, öfkesinin geri tepeceğinden çekinmez. Öfkenin sahibi, naçar hâlde muhatabı da olur. En nihayetinde, giderek bağımlılığa dönüşen bu tutum insana kendi zihninde saklanabileceği bir oda bırakmaz. Yollar birbirine dolanır, Howard suratında bir kurşunla ikiseksen uzanır, İsimsiz kendisini öldürmeden evvel en azından bir hayata dokunmayı başarır. Aksi yönlere doğru son sürat koşturan bu iki karakterin, aslında birbirlerinden haberdar dahi olmadan aynı yolu tutmuş, aynı limana doğru süzüldüğünü düşünmemek elde değil. Belki de bir gün kendi varlıklarından tatmin olma olasılıklarını düşlemek daha iyi hissettiriyordur, ne bileyim.
Uncut Gems’i seyrederken rastladığımız süratin lastik yakan cinsten olmadığını, daha ziyade akıllıca inşa edildiğini ve öykünün sürekli hızlanıp yavaşladığını düşünüyorum. Nesnelere yakın çekimler kısa sürüyor fakat tempoyu dengede tutmada makul bir verim sağlıyor. Bu sayede sürat, film için bir enstrüman olarak işlevi görüyor. Bu enstrüman, hikâyenin sonunda ne olacağını düşünmemizin önüne geçiyor, fakat daha da önemlisi, sürekli gelişen sekanslar boyunca ne olup bittiğini de unutturuyor. Zannımca Safdie’lerin en başarılı numarası bu olabilir. Filmin çözülmesine katkısı olan her sekansın sonunda bir bellek yanılması yaşıyoruz. Bu unutturmalardan en azından birkaçına dönelim.

Uncut Gems’in yakın plânlarından bazıları.

Netflix

KG mücevherciye ilk gelişinde ultrasonik temizlik yaptırması için küpelerini Howard’a emanet ediyor, ilkin Howard’ın küpeleri cukka edeceğinden şüphe ediyoruz veya en azından ben işkillendim, sekansın sonunda cam tezgâhın tuz buz olmasıyla belleğimiz adeta fabrika ayarlarına dönüyor, küpeleri hatırlatan da yine Howard oluyor. Opal taşının madenden çıkarıldığı açılış sekansına dönersek, işçilerden biri ağır bir kaza geçiriyor ve Afrikalılar (muhtemelen yöneticileri olan) Asyalıları aralarına almıyor, iki madenci ise kargaşayı fırsat bilerek Opal’i el altından yürütüyor. Bu açılış, aslında filmin seyirciyi çıkaracağı yolculuğun haberini veriyor, fakat bu mesaj fazlasıyla silik ve aksak bir vesaitle iletiliyor. Sekansın bu eğreti hâli zannımca bilinçli olarak inşa edilmiş, zira açılışla birlikte Opal’in evreninden Howard’ın kolonoskopisi ve sokaktaki kurtlar sofrasına dalıyoruz. Opal ise yazıhanede karşımıza çıkıncaya dek aklımızdan uçup gidiyor sanki. Bu sekanslar içinde izlerken belleği dümdüz eden, olup biteni unutturan birçok kırılma mevcut. Son olarak, kapanış sekansında Safdie’ler, Phil’in cam ve ahşap kapı arasında silahını gösterdiğini ve mücevhercinin kapısındaki elektronik kilit mekanizmasının bozuk olduğunu ustaca unutturuyor ve çok başarılı pick & roll oyunları oynuyorlar. Mermi kırılmaz camdan geri sekeceği için Phil’in tabancasını sakladığı aşikâr. Oysa tabancayı yeniden doğrultabileceği fikrine dahi uğramıyoruz. Olağan yaşantının tonlarını bu denli bolca taşıdığı hâlde filmi gündelik gerçeklikten koparan motifler olduğu aşikâr. Zira sokakta eli silahlı bir vatandaşa rastlayıp, silahın varlığını bir anlığına bile unutmak en hafif tabirle kerizlik olur. Nitekim film boyunca Safdie’lerin üzerimizde denediği tam olarak bu. Bir sembolle karşılaşıyoruz, kameranın odağıyla birlikte ilgi alanımız da değişiyor –yani perdeyle karşılaşıyoruz– ve sahnenin sonunda bizi perdelemiş olan sembolü skor yaparken görüyoruz. Safdie’ler iki saat boyunca boyalı alanda sürekli çalışıyor.
Bu tekniğin film boyunca sıkça kullanıldığı hâlde bu kadar başarılı sonuç vermesinde Opal taşının önemi büyük. Opal taşı, şüphesiz ki hikâyenin odağındaki sembol. Aynı zamanda New York’un gürültülü, kirli sokaklarından Opal ‘penceresi’ sayesinde bilinmezler denizine açılıyoruz. Opal taşı ve muhtemel anlamına odaklanmadan evvel Safdie’ler ve filmin İranlı görüntü yönetmeni Darius Khondjy’nin muntazam işçiliğine değinmek gerek. Khondjy’nin sinematograf olarak çalıştığı Kayıp Çocuklar ŞehriSe7en ve Paris’te Gece Yarısı gibi pek çok filmde kimi zaman yumuşak ve rengarenk, kimi zamansa zifiri karanlık ve donuk manzaralar çizebildiği aşikâr. Uncut Gems’te ise Safdie’lerle beraber New York’un kaotik ve gürültülü sokaklarını doğrucu bir üslupla ele alıyorlar. Buna rağmen filmde görsel zenginlik kalabalığa rağmen nakavt olmuyor. Hatta Safdie’ler bu kargaşayı aynalar, tiyatro salonu ve caddeleri kullandıkları çekimlerle birer zenginliğe çeviriyor.
New York’un çirkin suratına methiyeler düzüldüğüne göre Opal taşına dönebiliriz. KG’nin elindeki mercekle Opal’in içinde kaybolduğu süre boyunca birçok fotoğraf bir saliseliğine kadrajda belirip yok oluyor, taşın içindeki evrende dolaştıkça bu fotoğraflar giderek KG’yi esir alıyor ve taşın içinde kaybolan KG fark etmeden cam tezgâhı parçalayana dek büyüden kurtulamıyor. Aslında Opal’in akla gelebilecek ilk anlamı da bu fotoğraflara ait hikâyelerin ortasında saklı. Fotoğrafların kimisi KG’nin kendi geçmişine aitken kimisi de siyahilere tarih boyunca dayatılmış eziyet ve yaptırımların birer belgesi. Hayatını dikkate alırsak onca enbiey yıldızı arasından KG’nin filmde olması tesadüf değil.
KG, Güney Karolina’da doğdu, doğumuyla birlikte öz babası ailesini terk etti. Üvey babasıyla da hiç anlaşamadı. Ne dersler ne de ailesinin istekleri, Magic Johnson gibi oynama hayali kadar tüylerini ürpertmiyordu. Gece yarılarına dek çalışıyor, yaşantının bunaltısından sahaya kaçıyordu. Kendisine dayatılmış zırvalar, ırkçılık ve omuzlarında ağırlaşan hayatı sağlıklı idare etmenin ilacı öfkeydi. KG’nin öfkesi basketbola duyduğu bir açlık olarak dile geldi. Lisenin son senesinde kardeşiyle birlikte Şikago’ya taşındılar, KG burada beraber oynadığı Ronnie Fields ile yüzlerce insanı tribünlerde topladı. Aynı sene dolaylı olarak ırkçı bir kavgaya karıştı, ceza almadı, ertesi sene liseden direkt NBA'e sıçradı. İlk tur beşinci sıradan KG’yi seçen Timberwolves takımı oldu. Öfkesini parkede görünür oldukça korkunç bir canavara dönüştü, hem defans hem hücumda kendi varlığını belli etmeye başladı. Ligdeki ilk durağı olan Minnesota’dan, (karşı çıktığı hâlde) beyaz bir oyuncuyla kontrat uzatıldığı için ayrıldı. Niyeti Suns’ta oynamakken kendini Celtics’in ilk beşinde buldu. Haziran 2008'de, (filmde Howard’a rehin verdiği) şampiyonluk yüzüğünü kazandı. Basketbolu bırakırken arkasında muhtelif potalara bıraktığı yirmi altı bin sayı vardı. Paralel gerçekliklerden birinde, Howard’ın merceğiyle Opal’in damarlarında dolaşırken muhtemel ki siyahi halkların beyaz adamdan çektikleri KG’nin omuzlarında birikti, bu defa öfkesini dindirecek potalar yoktu etrafında, öfke bu defa tezgâhın üstünde kendini gösterdi. Bu noktada, taşın kalbinde rastladığımız kimi fotoğrafa dönmek gerek.

Güney Şikago'da 1962 ila 2007 yılları arasında alt kesime bir yaşam alanı olmuş Robert Taylot Evlerinin yıkım sürecinden.

Patricia Evans

Opal’in damarlarında yaşayan bu ilk fotoğraf, Şikago’daki Robert Taylor Evleri’nin yıkımında kadraja düştü. Dünyanın en büyük lojman projesi, adını MIT’den mezun olan ilk siyahi öğrencinin oğlu olan Robert Rochon Taylor’dan alıyordu. Babası gibi mimarlık mezunu olan Taylor, okulunun bitmesiyle Şikago’ya taşındı. Babasının aksine mimarlık yerine gayrimenkul ve sigorta işleriyle uğraşıyordu. 1928’den son nefesine dek Afrikalı Amerikalıların hayatta kalması için çalışmaya başladı. Seneler boyunca siyahilerin lojmanlarda kalmasını istemeyen belediye meclisine karşı direndi. Bütün çabaları sonucunda yaklaşık elli sene ayakta kalan Robert Taylor evleri, on bini aşkın düşük statülü vatandaşa kollarını açtı. Devasa bloklar yıldan yıla şehrin ötekilerine kollarını açan beton bir gövdeye dönüştü. Lojmanın bir yakası suçların tüneği hâline gelmiş, ötekisi siyahilerin dayanışmayı öğrendiği bir okula evrilmişti. Şikago’nun sırtında apaçık, ferah bir arazide bu konutların yükselmesi için senelerini veren Robert R. Taylor son nefesini verdiğinde ilk binanın temelinin atılmasına dört sene vardı. Mart 2007'de ayakta kalan son Robert Taylor evi de yıkıldı. Kepçeler beton gövdelerin üstünde tepinirken, lojmanın girişindeki Taylor Parkı’nda bir duvar yazı hâlen parıldıyordu: “Hatırlıyorum: Sevgiyi, Ömürleri, Mirası.”
KG Şikago’da lisenin son yılını geçirirken Robert Taylor Evleri hâlen ayaktaydı. Ne ki, taşın kalbinde uzanan dehlizler Garnett’in bilfiil yaşamadığı topraklara, bu diyarlada toprağa akan kanlara kadar uzanıyordu. Karşımıza çıkan bir diğer fotoğrafa göz atalım.

Güney Afrika'da Ulwaluko adı verilen sünnet töreninden.

David Chancellor

Her sene Güney Afrika’da yaşayan Xhosa erkeklerinden onlarcası, Ulwaluko adını verdikleri sünnet töreni sırasında hayatını kaybediyor. N2 otoyolunun bıçak gibi yardığı çetin arazilerde sayısız tehlikeli göreve atılmaları için önce bir ‘erkek’ olmaları, bunun için de sünnet edilmeleri gerekiyor. Ayinin ilk fazında sünnet gerçekleştiriliyor, ardından Xhosalı ‘erkek adayı’ bir hafta kadar inzivada kalıyor. İnzivanın bitimiyle çocuklar, temizlenmek için nehre koştururken tüm eşyaları büsbütün ateşe veriliyor. Özgürlüğe Uzun Yürüyüş kitabında, (kendisi de bu yöntemle sünnet olmuş olan) Nelson Mandela, sünnet olmamış bir Xhosa erkeğinin hâlen çocuk olarak kabul edildiğini yazar. Bütün bu eziyetlerin sonunda genç çocuk yeni sıfatının yükünü sırtlanır; “indoda”, erkek. İlginçtir, Xhosa erkekleri çıplak bedenlerini beyaz kil ile boyarlar. İnanışlarına göre kil, onları yolculukları boyunca cadı saldırılarından korumaktadır.
Ve bir diğerine geçelim.

Yabelo, Güney Etitopya yakınlarında sönmüş bir yanardağın eteklerinde tuz toplayan bir işçi.

Eric lafforgue

Güney Etiyopya’da, Yabelo’ya doksan kilometre uzaklıkta sönmüş bir yanardağ. Yanardağın eteğinde, bir kraterin içinde tuzlu bir göl. Yüzyıllardır Etiyopya’dan Kenya’ya nice ülkeden erkek işçiler, tuzu toplamak için buraya. Burada fötr şapkalı küstah patronlar –en azından görünürde– yok, bütün işçiler kendi başına. Göldeki tuz öyle yakıcıdır ki, işçilerin kıyafet ve ayakkabıları, hatta gözleri bile bu paragrafın tüm yüklemleri gibi yanarak yok olur. Köyün içinden kraterin göbeğine inen birkaç kilometrelik yolun her santimi, işçilerin sırtından seken bir kırbaçtır. Yağmurlu günlerin ardından güneş doğar, işçiler çocuklarını da alır, köyden kraterin üçyüz küsur metre kadar altına uzanan yola düşerler. Karşılarına çıkması muhtemel tehlikeler, henüz yola çıkmadan önce de belleklerine kazılıdır.
Ve bir diğerine daha. Son durak burası, en azından bizim güzergâhımız üzerinde.

Birinci Dünya Savaşı cephelerinde Afrikalılar.

Popperfoto

Bir Sırp gencinin Ferdinand’ı vurmasıyla savaş başladı. Kırk milyon insanın ölümüne sebep olan çarpışmaların bahanesi arşidükün vurulması idi, söylenene göre taşmaya teşne bardağın son damlası bir temsilden ibaretti. Avrupalılar temsil, metafor ve bahaneleri kendilerine ayırdı. Gerçeğin çetin sillesini ise Afrikalılara saklamışlardı. Dünya tarihinin en uzun yüzyılı sonlanırken iki milyon Afrikalı, bir kez olsun sahillerinde güneşlenmedikleri ülkeler için cephelerde çarpıştı. Sadece üçyüz bin hamal, cephelere göç ederken hayatını kaybetti. Afrikalıların kimisi savaşmaya gönüllüyken, cepheye gitmeye direnenler korkunç cezalara çarptırıldı. Çorak arazilerini yakan güneşlerden biri, bir sabah ateşkesin haberini verdi. Bir zamanlar, sömürgeciler Afrika topraklarına vardıklarında ellerindeki hediye paketinin içinde düzen, istikrar ve barışın olduğunu söylüyordu. Savaşın bitimiyle Avrupalılar metafor ve kurgularını sürreal sanat akımlarına yansıtmaya başladı, Afrikalıları daha fazla yağmayla ödüllendirmek içinse hayli aceleci davrandılar.
KG, tüm bu anları kaydeden Opal’in, öfkesini perçinlediğine inanıyordu. Bana kalırsa “Bu bir işaret,” derken kastettiği de cam tezgâhı patlatması değil, daha ziyade taşın içinde saklı öykülerdi. Bu hikâyelerin her bir kahramanı işlenmemiş bir mücevherdi, aslında yeryüzündeki herkes, ırkları fark etmeksizin bütün silikler takımı da birer değerli taş iken kendilerini işlemeleri için bir fırsata dahi sahip olamamışlardı. KG öfkesini, liseyi bitirdiği Şikago’dan Güney Afrika’ya bütün işlenmemiş mücevherlerden alıyordu. Nitekim Opal’i yanında sakladığı maçlarda devasa performanslar gösterdi. 76ers serisinin sonunda verdiği röportajda yıllardır verdiği emeklerden bahsediyor, milyonlar kazandırdığı Howard’ın cesedi mücevhercide matemini bekliyordu. İlginçtir, Howard’ın suratında patlayan kurşun ne gözlüğünü parçaladı ne de tınlamaz gülüşünü bozabildi. İşlenmemiş mücevherlerin belki en afilisi, muhtemel ki giderayak bütün hayatını tek bir fotoğrafa sığdırmayı becerebildi.
İlk seyredişimde şu sıralar aklımda dolanan hiçbir fikri kapamadığım Uncut Gems, aslında nar gibi ayıkladıkça meyvesi bollaşan büyük bir yapım. Bu yüzden, şurası güzel, burası çirkincilik oynamak, Adam Sandler’ın performansına methiyeler düzmek veya filme tıynetsiz eleştiriler yağdırmak niyetinde değilim. Herkes bugünlerde evinde nasıl ekmek yapıyor ve çok meraklısıymış gibi sanal müzeleri dolaşıyorsa tüm bu övgü ve yergiler de evde türetilebilir, isteyen yapsın da yesin. Ben daha ziyade, belki seyrettiğim en başarılı final sekansına sahip filmin aklıma düşürdüğü birkaç motif hakkında laflayabilmenin peşindeyim. Sadece bu yazı boyunca değil, yazmayı bitirip atıştırmak için mutfağa gittiğimde, balkon manzarasını seyre daldığımda, yüksek ihtimalle ara sıra fakat hayatım boyunca bu soyut sokaklar arasında dolanacağım. Uncut Gems’i ‘güzel’ kılan da herhalde budur. Kaldı ki, tüm bu dinlemeye değer hikâyelerin en işe yarar tarafı da saksıyı çalıştırıp kafayı serinletmeleri değil midir? Bana kalırsa öyledir. İşlenmemiş bütün mücevherler, kendisini pişirecek hikâyelerin eteğinde benzer niyetlerle koşturur. Birisi bu öykülerden bir tanesine rastladığında ise kaba saba sokaklarda bile minyatür parıltılar baş gösterir. Bir cevher daha yeryüzünün pası, kiri arasında kabuğunu kaldırmaya girişir. Ötekiler ise oyuna girebilmek için koçun gözüne bakar, durur.

Yayın bilgisi

Kapak görseli Jené Stephaniuk'a ait.

Dipnotlar

1

1

1

Mutemet, devlet daireleri ve iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevliye verilen isimdir.

2

2

2

Basketbolda pick & roll, ‘perdele ve devril’ anlamına gelir. Oyun kurucu topu sürerken takımın uzunlarından biri kendisini savunan rakibini (önüne geçip hareketsiz kalarak) perdeler, oyun kurucuya hareket alanı kalır ve atak için en az üç seçenek doğar. Oyun kurucu topu kendi başına kullanabilir, kendisini perdeleyen arkadaşına dönebilir veya takımın öteki üçlüsünden birini görebilir.

3

3

3

Safdie’ler, Opal taşında çıkılan her yolculuğu birer pencere olarak ele alıyor. Bu pencereler hikâyenin bağlanmasını sağlayan bir mizansene dönüşüyor.

Katkıda bulunanlar

Görkem Çolak

Yazar

Eylül 1997’de İstanbul’da doğdum. Psikoloji mezunuyum. Dijital ürün tasarımı alanında çalışıyorum, okuma yazmayı öğrendiğim vakitlerden beridir öykü, deneme ve incelemeler yazıyorum. Hâlen İstanbul’da yaşıyorum.

2025 © Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.