9 Ekim 2020

9 Ekim 2020

9 Ekim 2020

9 Ekim 2020

Meçhule süzülen iki siluet: Uzak ve Yozgat Blues

Meçhule süzülen iki siluet: Uzak ve Yozgat Blues

Meçhule süzülen iki siluet: Uzak ve Yozgat Blues

Meçhule süzülen iki siluet: Uzak ve Yozgat Blues

Yazar

Yazar

Görkem Çolak

İnceleme

12 dakikalık okuma

Başlamadan önce...

Başlamadan önce...

Başlamadan önce...

Başlamadan önce...

Yazı boyunca hem Uzak hem de Yozgat Blues filmlerine ilişkin spoiler sayılabilecek birçok ayrıntı verdim. Ayrıca, yazının dördüncü paragrafında Amerikan Güzeli filminden de spoiler düzeyinde ayrıntılar bulunuyor. Eğer filmlerden herhangi henüz seyretmediyseniz ve bu konuda hassassanız demedi demeyin.
Birçoklarına göre edebiyat, müzik ve sinema, (niyeti bu olmasa bile) insana kendi yalnızlığını fısıldar. Pek çok albüm, kitap ve hatta film ile haşır neşirliğimiz yalnızken gelişir, sanıyorum bu sav da aklımızda kendine yer bulmaya buradan başlar. Oysa insan bir başınayken bile kalabalıktır; aklı ve kalbi tanıdığı ve tanımadığı öteki insanlar, hiç gitmediği şehirler ve nicesiyle doludur. Edebiyat parçalamak niyetinde değilim, sahiden öyledir. Kafatasımızın içinde taşırız tüm kalabalığı. Her gece göz kapaklarımızın aralanmasını iple çeken düşünceler, uyandığımız anda zihnimize hücum eder. Bu fikirlerin hapsolduğu kaos ise akıl ermez bir düzen içindedir. Aklımıza düşen alelade ayrıntılar, kurşun kalemle bir patika çizer önümüze, ardından hiç ummadığımız istikametlere çıkar, gideriz. Yalnızlık kendi başımızayken bile mümkün gözükmez bu yüzden. Öte yandan, yalnızlık tam olarak nedir, nasıl mümkün olabilir? Bunlar, cevaplanması gerekecek sorular olarak bir köşede dursun, sırası geldiğinde konuşulsun.
İnsanın yalnız olmadığını idrak etmesi, meseleyi çözmeye yetmez. Görünmez Canavarlar romanında Palahniuk, “Benim hiçbir şeyim orijinal değil. Ben, tanıdığım tüm insanların ortak çabasıyım,” diye konuşturur karakterini. Evvela bu pasajdan, insanın sırtını yasladığı her cismin rengini alan bir bukalemundan farksız olduğu anlamı çıkabilir, ne ki, bu kadarı bana yeterli gelmez. Gerçek ve sahte anıları, akıl ettikleri ve tonla yanlışıyla insan, bir mikser gövdesinden daha fazlası etmeli şüphesiz. Şayet öyle olmasaydı, Palahniuk’in kendisi bile, okuyana dek hiç işitmediğimiz cümleler kuramaz, eşsiz desenlerde paragraflar dokuyamazdı. Velhasıl, bana göre insanın kavgası, önce evini bulabilmek içindir, bunu becerene dek bütün dünya deplasmana, insanlık ise rakip takımın azılı tribününe dönüşür; hem de bir rakibin varlığı bile meçhulken. Önce kaçmak, sonra kaçtıklarına nefret beslemek mecburi olur. İnsan ise esasen evini ararken geçirdiği zamanı yalnızlığa teslim ettiği yanılgısıyla senelerini tüketir. Belki de böylesi daha yeğdir.
Evini ararken ardında bıraktığı yollar insanın hatırında kalmazsa yanlış yöne sapmak, ölümcül hâle gelir. Diğer taraftan, (ister evini bulmuş olsun ister hâlen arayadursun) insan kendi geçmişinin yegane bekçisi olduğunu bilir ve geçmişini unutmaktan imtina eder. Kaldı ki, geçmişi lâzım oldukça değiştirmek, onu hatırda tutarak mümkün olabilir ancak. Sinemanın insanı uyandırdığı ilk mesele ise ne çok şeyi unuttuğu, daha da fazlasını ise hiç bilmediğidir. Sezdirme (foreshadowing) adı verilen, seyirciyi şok edecek bir gelişmenin, çok daha evvelinde basit bir kamera hareketi ya da işaretle gözü açık seyirciye aktarıldığı teknik bu anlamda çok ilgimi çeker.
Seyreden bilir, Amerikan Güzeli karakterlerindem Albay Fittz, filmin ilk yarım saati tükendiği sırada evinin salonunda keyifle televizyon seyreder. Film boyunca onu bir daha bu sekansta olduğu kadar neşe içinde görmeyiz, bütün salonu ise, tam istediği gibi, simetrik gözükür. Ne var ki, Albay’ın eşi bu nizamı bozan tek unsurdur. Bu –dikkatten kaçması hayli olası– ayrıntı, Fittz’in eşcinsel olduğu detayını (destekleyici birkaç argümanla birlikte) seyirciye erkenden sunar. Salonun kusurlu simetrisi, benim rastladığım en başarılı foreshadowing örneklerinden biriydi.
Pek çok zaman dikkatimi çekmeyen, gözüme ilişse de ihtimal veremediğim ayrıntıların kestirilmez gözüken finaller için bir anahtar olması, istemsizce paranoyaya kapılmama neden olur. Elbette bu, hemen herkes için böyledir. Aklımıza mıhlanması gereken notlar belleğimizden uçup gitmiş olur pek çok sefer, seyrettiğim filmlerin çoğunda bunu düşünmeye dalar, replikleri kaçırır, başa sararım. Benimle birlikte aklı havada dolaşan nicesi gibi.
Ayrıca, filmlerde şehirler ve insanlar, bugün rastladıklarımızdan çok daha başkadır sanki. Sinemanın işe kattığı illüzyondan bahsetmiyorum. İkibinli senelerin başlarında, üstelik yaşadığımız şehirlerde çekilmiş filmler bile bugün adımladığımız sokak ve meydanların, seneler içinde bambaşka silüetlere büründüğünü gösterir. Yeryüzünün kabuğunu ne çabuk değiştirdiğini bu filmleri seyrettikçe fark ederiz, bunu görebilmek için zamanı hapsetmek gerekir. Ayrıntılar beyaz perdeden üzerimize sıçrar, biz ise yapayalnız, yolunu kaybetmiş çocuklar gibi dizlerimiz titrer hâlde ne yöne koşacağımızı şaşarız. Burada insanı telaşlandıran yalnızlık değil, eve varmaya duyulan endişe ve sabırsızlıktır. Sözün özü, sinema insana unutkanlığını hatırlatır, sanattan insana gelecek en büyük zarar ise herhalde budur. Saman dolu bir ambarın, duvara bantlanmış bir muz kabuğunun sanat eseri olduğunu iddia eden dolandırıcı güruhu sanatçıdan saymazsak tabii.
–Pek çok zaman tek kaygıları önce yapımcıların, ardından (tanışık bile olmadıkları) onlarca salon sahibinin gözüne girmek olan sinemacıların ürünlerinde bu kadar derin anlamlar aramak, paranoya hâllerinden bir diğeri değil midir yalnızca? Bir sinema filmi, en azından ticarî anlamda, çayırlarının rengi sarıya dönük, çorak bir düzlüğe konuşlanmış bir fabrikadan dağıtım kamyonuna fırlatılan, akabinde büyük şehirlerin süpermarketlerine doğru yola çıkan beşli bisküvi paketlerinden farksız mıdır? Bana kalırsa bunun yanıtı, mevzuya neresinden baktığımıza göre değişir.–
Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ı ve Mahmut Fazıl Coşkun’un Yozgat Blues’unu seyretme fırsatını çok farklı dönemlerde bulabildim. Onlarca bahis sitesinin kendilerine ufak reklam panoları parsellediği ve bu reklamların sırayla parıldayıp durduğu sanal bir Kapalıçarşı izlenimi uyandıran korsan film sitelerinden birinde Uzak’ı seyrettiğimde aklımda dolaşanlar, Yozgat Blues’un finalinde düşündüklerimden çok daha farklıydı. –Korsana karşı olmasına karşıyız, bir hata etmiş bulunduk. Üstüne, hatasından kaçamayacağını anlayan her fani gibi çoğul konuşmaya bile başladık.– Ne ki, filmlere dair birbirinden bağımsız izlenimlerim, giderek Uzak ve Yozgat Blues’u bir arada düşünmeye itti beni. Bunun altında yatan en temel sebep, iki öykünün de bir yolunu bulup taşraya dokunmasıydı elbette. İki yönetmen, aynı meseleye iki özgün yorum bırakıyordu sanki. Dahası, taşra, şehir ve tüm öteki alt metinler bir yana, her iki filmin insanları da yolculukları boyunca evini arıyordu. Bu ayrıntılar, filmleri inceden inceye birbirine bağlarken her ikisine de büyük değer katıyor. Burada, filmler kendi başlarına ele alınırsa dikkate çarpacak ayrıntılarından ziyade, filmlerin aynı tuvali turlayan iki suluboya fırçası misali birlikte çizdikleri manzaraya odaklanmayı daha doğru buluyorum. Aksi takdirde bu yazı öylesine uzar ki, pahasını hak etmediği için Cağaloğlu’ndaki kitap depolarından birinde çürüyüp gidecek sinema kitaplarından birine dönüşür.
Temelde Yozgat Blues ve Uzak, istikametleri birbirine zıt iki yolculuğu merkezine alır. Uzak'ta, Çanakkale’den İstanbul’a iş bulma ümidiyle gelen Yusuf, seneler evvelinden büyük şehirde düzenini kurmuş olan akrabası Mahmut’un evine yerleşir. Ziyaretinin ne kadar süreceği ve ola ki ekonomik krizin ortasında iş bulsa bile gemide çalışmaya hazır olup olmadığı gibi soruların tümü cevapsızdır, kesin olan yalnızca uzaktan misafir Yusuf’un deplasmanda riayet edeceği kurallardır. Ufak tuvaleti kullanacak, sigaranı mutfakta içecek; hepsi aklına yazılı. Ekonomik kriz sonrası işsiz kalan Yusuf’u evine alan Mahmut, ev sahibi olduğunu binbir yoldan hatırlatır misafirine. Oysa farkında bile değildir, krizle beraber yaşam öyle abuklaşır ki, aynı koridorları turlayan iki labirent faresine dönmüşlerdir.

Uzak (2002)

Denizci ofislerini ararken sahile vardığında Yusuf, tepeden sarkan zincirli çapanın sırtından kıyıya iner. Sanki çapanın üzerinde bir akrep ve yelkovan vardır, Yusuf ise zamanın tersine, gelecekten o ana doğru yürür. Nitekim bir gemiyi kıyıya devrilmiş hâlde bulur, içten içe o da bilir, buhran süresince gemide çalışması neredeyse imkânsızdır. Evvelki gece Mahmut’la laflarken, sanki gemideki işi hazırmış gibi konuşur; belki de bu kadar emin olması inadını perçinler. Arar, durur. Öte yandan, ev sahibi Mahmut, şehir adabını bilen, caz kulüplerine takılan bir heriftir, ne ki, günden güne kan kaybeder. İlkin para kazanmak için bıraktığı idealleri, günden güne onun için bir bölüm sonu canavarına dönüşür. Bir vakit olur, artık “Tam fotoğraflık,” dediği manzarayı fotoğraflayacak cesareti bile yoktur; bir fotoğrafla kalmayacağını bal gibi bilir, aynı sorumluluğu yeniden almak istemez. Yarına yürüyecek takatten yoksundur, o da Yusuf gibi geçmişe (fakat bu defa yaşadığı andan maziye) doğru yürüyedurur. Eserekli anında Yusuf’a, “Gurur diye bir şey vardır, öyle paldır küldür harcanmaz,” nutkunu çekmekten geri kalmayan Mahmut, gururun ne olduğunu da yine Yusuf’tan öğrenecektir.
İdealler ve insanın onlara erişmeye yeltendikçe katılaşan gururu, Yozgat Blues filminin de bel kemiğini inşa eder. Aldığı belli belirsiz iş teklifi ve müziğini geniş kitlelere ulaştırma hayaliyle İstanbul’dan Yozgat’a taşınan Yavuz’un yolculuğu taksimetreyi çalıştırır. Bu sefer, en azından başlangıçta iki yolcu vardır; Yavuz ve Neşe. Süpermarkette, sucuk standının başında zaman geçireceğine müzik öğretmeninin peşinden yeni bir serüvene atılmak Neşe için daha avantajlıdır. Uzak’ın aksine, bu defa büyük şehirden Anadolu’ya yol alır karakterler. Gittikleri kentin hem onları, hem de müziklerini kabul edeceğini umarlar. Yerel gazeteye verdikleri ilk röportajda, “Biz farklı bir müzik yapıyoruz, söylediğim gibi. Güzel müzik için Yozgatlıları, tek adres, Delila’ya bekliyoruz.” diyen Yavuz, zamanla kent radyosunda üç kişiye tek mikrofon düşen şiir programı için “Ayrılık mı, aşk mı, hüzün mü?” sorusunu yanıtlarken bulur kendini. “Teşekkür ederim, ben hayattaki her soruya cevap olarak ‘müzik’ diyorum.” yanıtı en az sorunun kendisi kadar trajikomiktir. Çeşitli yorumlarda Yozgat Blues’un türü, ‘komedi ve dram’ olarak geçiyor fakat ben buna bir noktada katılmıyorum. Bence filmin komedisi ve dramı birbirinden ayrışık değil; hatta seyrettiğimiz dramın kendisi mizahî aslında. Radyo programı ise bu karmaşanın en belirgin olduğu sekans herhalde. Yavuz’un müzikten umudunu, tuhaf keşmekeşin içinde bile rahatlıkla seçeriz.

Yozgat Blues (2013)

Müzik ise Yavuz’un hayattaki her sorusuna yanıt vermez işin doğrusu. İşler beklediğinden kötü gider. Bütün endişe ve agresyonu sanki Yavuz’un peruğunun altında saklıdır, ruhanî bir maske işlevi gören bu aksesuar olmadan dışarıya adım atmaz. Delila’nın seyircisi, blues programının yerine parlak gömlekli bir adamdan fantezi müziği dinlemeyi tercih eder. –Sürpriz sayılmaz gerçi.– Kaldıkları ucube otelin parası çıkmamaya başlar zamanla. Yavuz, gerek Neşe’yle tuttukları odada, gerek yürüdüğü sokaklarda bir başına kalmaya başlar. Bu sırada Neşe, yabancısı olduğu şehirle çoktan kaynaşmış, daha doğrusu buranın iklimine uyum sağlamıştır. İdeallerine erişmek için çamura saplanmış tekerlek misali patinaj çekmektense, ilgi gören işlere kendini adapte etmek, onun için caziptir. Yolun çatallanması, umduğundan farklı sokaklara sapması mesele değildir. Artık iki yolcudan biri taze ev sahibi, öteki kırk yıllık deplasedir.
Hem Uzak hem de Yozgat Blues, durağan gözükseler de hikâyelerinin asıl karın ağrısını gerek önemsiz motifler ile saklama gerekse bu motiflere yansıtma konusunda oldukça başarılı iş çıkarıyor. Demek istediğim, Uzak’ın açılışından itibaren kadraj, olay örgüsünde rolü olmayan ufak ayrıntılarla sürekli meşgul oluyor. Yukarıdan bir sepet iner, apartmanın girişinde bir kedi Yusuf’un başında nöbet bekler, mahalledeki genç kız Yusuf’la bakışır, karlar içindeki İstanbul’un yerlileri neşe, Beyoğlu Sineması ışıklar içinde gözükür. Bu ayrıntıların pek çoğu, Yusuf’un büyük şehrin ne olduğunu idrak etmesine yarıyor. Umduğu gibi gitmeyen işler, sanki Yusuf’un kabuğunu kalınlaştırırken, karakterin (ayrıntılarına ileride değinmek istediğim) gelişimi bu sayede mümkün oluyor.
Yozgat Blues için de durum farklı değil. Sabri (Tansu Biçer) Neşe’ye evlenme teklif edene dek birkaç farklı kadınla evlenmek niyetiyle görüşür. Blues müziğin neden ilgi görmediği de Sabri’nin bu görüşmelerde karşılaştığı tavırla anlaşılır. Daha önce sözleştiği biri olup olmadığı, neden kadın kuaförü açtığı gibi sorularla rastlaşır Sabri. Farklı olana ne izin ne de gerek yoktur. Akla ve mantığa dayanmayan, vaktiyle birilerinin seçiverdiği normların, bugün bile insan hayatında değişime müsaade etmediği aşikâr. Bir adamın kadın kuaförlüğünden para kazanması, bu bağlamın normlarına ters kalır. Geçmişte izine rastlanmamıştır zira; yeni olan ‘öcü’, yaşamın değişmeden sürmesi ise mümkün zannedilir. Bir bakıma, blues müzik de bu sebeple ilgi görmez; bu memlekette gününün üçte ikisini canhıraş mesaiye hibe etmiş dinleyiciden, dinlediği şarkıya kafa patlatmasını beklemek ayıptır sanki. Batılı dinleyiciyle buradaki arasında yaşam şartlarından başka bir fark bulunmaz oysa. Bugün bile memlekette yeni nesil olarak tanımlanabilecek, büyük ilgi gören her girişimin aynı geleneklere gizliden gizliye bağlı kaldığı görülebilir. Büsbütün Amerika’dan ithal edilmiş trap kültürü için bile durum böyledir, tükettiği ürünün dinleyiciyi yormaması adına elden gelen arda konmaz. Şarkılar, prodüktörler farklı fakat ürünler neredeyse birbirinden farksızdır. Nitekim, formül ilgi gördüğü müddetçe değişime de gerek duyulmaz. Değişime karşı direnç hâlen esastır.
Tüm bu yaşatılmaya çalışılan geleneklerin, insanın yalnız kalmasına karşı önlem olduğu düşüncesindeyim. ‘Sosyal saat’ denen, insanın hangi yaşında mezun olacağı (ya da üniversite okuyup okumayacağı), ne zaman evleneceği gibi soruların toplumca yanıtlanma çabasını da bu gelenekler önceliyor. Toplumdan topluma, hatta yıllar içinde pek çok değişim gösteriyor bu saat. Zamanı hiç şaşmadan göstermesini umduğumuz ve bu kadar sapa sonuçlar veren bir saati yanımızda taşımak hangi mantığa sığar, bilinmez. İnanması güç, fakat bu yazıyı okuyan hiç kimsenin hayatta olmadığı vakitlerde, tüm dünyada çok eşli evlilikler kabul görüyor ve insanlar yalnızca bir eş bulabilmek için hayatlarını her gün başka suçun ensesinde riske atıyordu. Bugün son kullanma tarihi geçmiş gelenekler, insanı hâlen sürdürülen göreneklere dair düşünmeye itiyor. Tam da bu yüzden, yalnız kalma korkusu da yalnızlığın ne olduğunu düşünmeye zorluyor insanı. Bu soruya tüm kainatın hemfikir kalacağı bir yanıt vermek hayli güç. Benim bugüne dek anladığım kadarıyla yalnızlık, insanın etrafına konuşlanmış kalabalıktan umduğu yanıtları alamadığı, hatta pek çok zaman bir cevap dahi duyamadığı anları kendine açıklama çabasıdır. Oysa insanın soru sorma hakkı, berisindekinin yanıtsız bırakma özgürlüğünden beri gelmez. Bunun idraki insan için ne kadar zorsa, aklından istemsizce “yalnız kaldım,” diye geçirmek o kadar kolaydır. Doktorundan rahatsızlığının ismini öğrenen hasta, emin olun, duymamış olandan daha rahattır artık.  
–Belki de asıl fark edilmeyi bekleyen, yaprakları vaktiyle yeşermiş ve şimdilerde hayli sararmış, budanmayı bekleyen onlarca ağaç dalından yalnızca biri olduğumuz ve gövdesine tutunduğumuz ağacı terk etsek bile farklı bir yuvaya rastlamayacağımız gerçeğidir. Bitişiğimizde bitmiş dalların yeniden yeşermeyeceğini bilmek, yalnız başımıza kalmaktan daha ağırdır şüphesiz. Bir film makinesi, kaç tane ağaç dalının hikâyesini perdeye yansıtabilir, bilmem. Sormamız gereken asıl soru bu mudur, sanmam.–

Uzak (2002)

Taşrayı iki ayrı ucundan tutarak işleyen bu iki filmin beni en derinden etkilediği tarafı, yıllar öncesi yaşadığım bir sabah vaktiyle anlatabilirim sanırım. Tuzla’da okuduğum vakitlerde, günlerim çoğunlukla güneş doğmadan başlardı. Saat altıyı yirmi geçe uyanır ve yirmi dakika içinde evden çıkardım. Fazladan beş dakika uyusam bile servis çoktan kaçmış olurdu. Saati saymazsak, geceyle sabahı ayırt eden tek ayrıntı dahi yoktu. Bunaltıcı nizamın esaretindeki günlerden birinde, yine güneş doğmadan evden çıkıp minibüse atladım, insan istifinden sağ çıktım ve Ataşehir’de servise bineceğim köşe basında beklemeye başladım. Devasa bir reklam panosunun altında bazen Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar, bazen By the Way albümlerini dinleyerek voltalar atıyor, etrafta dolanan arabaların arasında bizim servis aracını gözlüyordum. Aklımı meşgul eden meseleler ise kaloriferli muavin koltuğunu boş bulabilecek miyim, yol boyunca deliksiz uyuyabilecek miyim sorularından öteye gidemiyor. Bu sırada civar muhitteki ukala beyaz yakalılar plazalarına, yorgun düşmüş temizlikçi ablalar ise beyaz yakalıların evlerini adam etmeye gidiyordu. Birden karanlığın içinden aksak adımlar ve düzgün olmasına çabaladığı giyimiyle bir adam çıktı. Bilindik bir plazanın yerini sordu, telefondan baktım, Levent’teydi. Çok yanlış gelmişsin ağbi, dedim, Levent’e gitmen lâzım. Oradan geliyorum, dedi, buraya yolladılar. Hava hâlen karanlıktı, adam saatlerdir sokakları arşınlıyordu besbelli. Ya iş arıyor ya da işten çıkarıldığı için hakkını arıyordu, anımsamıyorum. Teşekkür etti, birkaç dakikalığına dahil olduğu yaşantımdan kayboldu, karanlığa karıştı yine. Hemen ardından ise servis gözüktü, içinde Türkiye’nin sayılı işadamlarının, doktorlarının çocukları, her daim sıkkın gözlerle yola bakar, dururdu. Bindim, kaloriferli koltuk boştu, uykum kaçtı. Gün aydı, bazısının gününün hiç aymadığını düşünerek seyrettim otobanı. Bu bahsettiğim iki film de, büyük şehir ya da Anadolu’nun ortasında sessizce sokakları turlayan, görünmez olsalar da tutunacak bir dal arayan karakterleri dürüstçe anlatıyor. Burada altı çizilen yalnızlık değil, kimsesizlik.
–Yoksulun yoksulluğunu zengine kibarca anlatan sinema, cahil cehaletini aydınınkinden ayırabilecek kaç seyirci ağırlamıştır? Meçhul. Nuri Bilge ve M. Fazıl Coşkun’un bu yoksulluğu anlatırken bu sahtekâr nezaketinden yoksun olmaları, bir sinema seyircisinin rastlayabileceği en değerli nimetlerden biri, bunu da not düşmek gerek.–
Her ne kadar iki film arasında genetik denebilecek raddede benzerlikler bulunsa da, filmlerin içten içe odağına hapsettiği iki karakter olan Yusuf ve Neşe arasında büyük farklılıklar bulunuyor. Bunda elbette beis yok, fakat ayrıştıkları bu noktaların, onları anlamak adına önemli olduğuna inanıyorum.
Bir sabah, Yusuf, çantasında binbir endişeyle vardığı Mahmut’un evinden ansızın kayboluyor. Balkona çıkıyor Mahmut, devasa bir yük gemisi geçiyor karşısında huzursuzca uzanan Marmara’dan. Yusuf belki de o gemide iş buldu ve uzağa gidiyor; insan bunu düşünmeden edemiyor. Yusuf uzattığında “İçilir mi lan bu?” dediği gemici sigarasını yastıkların arasında buluyor Mahmut. Orada unutulmuş, öylece kalmış. Mahmut, kendisinin de paketten pek bir farkı kalmadığını biliyor, çünkü kimsesizlikten kurtulmak adına son umudu da o sırada Kanada’ya uçuyor. Cebine atıyor sigara paketini, denizin kıyısına döşeniyor. Gözleri uzakta, aslında biliyor, her yer aynı, ‘hiçbir yerin birbirinden farkı yok’ fakat insanın gövdesini delip geçen bucaksız sızıntıdan bile kurtulmak istemiyor. Elde kalan, yalnızca bu sızı. Ağzında Yusuf’un sigarası, gözleri geçip giden gemilere eşlik hâlinde, denizin mavisinde kaybolup gidiyor.
Öte yandan Neşe, “Denizi olsa aynı Zeytinburnu,” diyerek şipşak ısındığı Yozgat’ta, işleri Yavuz’la beraber batırsa bile pek oralı olmuyor. Coşkulu, azimli olduğu kadar işine geleni idrak eden Neşe, Kamil ve Sabri’nin ilgisini kendi lehine kullanmayı tercih ediyor. Ne dejenere şiir dinletileri, ne anlayışsız dinleyiciler, ne de iş bilmez piyasa piyonları hiç önem arz etmiyor. Aslolan, uyum sağlamak. Yozgat’a vardıkları ilk günden itibaren, ikisi sohbet ederken Yavuz’un anlattıkları, havaya sıkılmış kurşunları andırıyor. Yavuz ise zamanı gelince görevini yerine getiren bir satranç taşı gibi oyun tahtasınından düşüyor. Bu anlamda, Neşe’nin akıbetine dair, Yusuf’unkine nazaran, neredeyse hiçbir şaibe bulunmuyor. Bu da iki karakterin, idealden de öte, hayatta kalmaları için önemli meselelere karşı duruşlarını kuşbakışı gösteriyor bize. Yozgat Blues’un öyküsünde hem gösterdiği yekpâre sabır hem de bilinmeze doğru yolculuğuyla Yusuf’a en çok benzeyen, hiç şüphesiz Yavuz aslında. Filmin beklediğimden çok daha şaşırtıcı biçimde sonlanmasına sebep olan final sahnesi ise Yavuz’u Yusuf’la aynı geminin yolcusu hâline getiriyor. Yalnızlığın değil fakat kimsesizliğin ensesinde, alınlarında yazana doğru tekerlek çeviriyorlar.
Belki birkaç fotoğrafçı, yönetmen ve yazar hiç dünyaya gelmemiş olsa, şimdilerde taşra ve büyük şehir arasında uzanan dikenli yolu kimseler böyle dirayetle eşelemeyecekti. Vaktiyle Çehov ve Berger gibi yazarların kalemine düşmüş ıssız yolların bilmecesi, bizim memleket için hâlen tüm cazibesini koruyor, zira hâlen çözebildiğimiz söylenemez. Seyrettiğimiz, üzerine konuştuğumuz filmler ve nicesi, ancak bu ukala bilmeceyi tasvire yarıyor. Ağzı vardır konuşmaz, yatağı vardır fakat hiç uyumaz. Bilmem, nedir? Hayal kırıklıkları ellerini kesmiş, alnında terle güneşi sırtlanmış olana sormak lâzım. Nerede can çekiştiğini, hangi denizin açıklarında alabora olduğunu bulabilirsek tabii. O zamana dek meçhulün izini süren herkese kolaylıklar.

Dipnotlar

1

1

1

Henüz kendisiyle tanışmamış olanlar için belirtmekte fayda var; Chuck Palahniuk, romanlarında okurunu karanlık, kirli bir dünyaya götürmekle kalmıyor, romanın atmosferini de pek çok zaman eşine rastlanmadık cümle kalıplarıyla okura geçiriyor. Öyle ki, kimi zaman diyaloglarda yer alan noktalama işaretleri bile karakterlere ilişkin önemli gelişmelerin habercisi oluveriyor. Özellikle alıntı yaptığım Görünmez Canavarlar ve aynı sene yayımlanan Gösteri Peygamberi romanlarında bu kalıplara çokça rastlamak mümkün. Tavsiyedir.

2

2

2

Mahalleye taşındıkları günlerde Albay Fittz, kapıda kendisi ve ailesine ‘hoş geldiniz’ diyen, Jim ve Jim adındaki iki eşcinselle karşılaşır. Partner olduklarını söylemesi üzerine ne iş yaptıklarını soran Fittz, ikilinin çift olduğunu burada anlar. Takip eden sahnede, beraber seyahat ettiği oğluna eşcinsellere nefretinden bahseder, ve (her konuda olduğu gibi) oğlundan da kendisiyle tıpatıp aynı düşünmesini bekler. Nitekim oğlu Ricky de babasının huyunu bildiği için, ezberinden eşcinsellere ağır hakaretler eder. Oğlunun yanıtı üzerine Albay’ın yüzünde beliren hayal kırıklığı, bir başka foreshadowing örneği olarak gösterilebilir.

3

3

3

Hatırlayanlar olacaktır, Yusuf’un İstanbul’a yeni geldiği günlerde, Mahmut bir arkadaş buluşmasına davet edilir. Yanında getireceği Yusuf’u ise ‘uzaktan misafir’ olarak tanıtır Mahmut.

Katkıda bulunanlar

Görkem Çolak

Yazar

Eylül 1997’de İstanbul’da doğdum. Psikoloji mezunuyum. Dijital ürün tasarımı alanında çalışıyorum, okuma yazmayı öğrendiğim vakitlerden beridir öykü, deneme ve incelemeler yazıyorum. Hâlen İstanbul’da yaşıyorum.

2025 © Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.