27 Nisan 2018

27 Nisan 2018

27 Nisan 2018

27 Nisan 2018

Pembe terlikler balkonda kaldı

Pembe terlikler balkonda kaldı

Pembe terlikler balkonda kaldı

Pembe terlikler balkonda kaldı

Yazar

Yazar

Görkem Çolak

Öykü

11 dakikalık okuma

Olacak iş değildi. Güzel zamanlara gebe olduğunu tasavvur ettiğimiz sancılı günlerin, bizi tünelin sonunda bir bok çukurunun içine atacağını hangimiz bilebilirdik? Ben bilemezdim, Neslihan da bilemezdi. Dağılmış evliliğimize karşın solmayan çiçeğimiz, yavrumuz Ela Ayça ise olup bitenin farkında bile değildi. Kimilerine göre beşinci yaş çürümenin başlangıcı olabilir, ancak altı yaşındaki bir çocuğun bu yaşananları idrak etmesi imkân dahilinde bile değil. Kaldı ki, ayrılığın içimizde bıraktığı yavan manzarayı ona hissettirmemeye çalışıyorduk ama ne mümkün. İnsanın kendisi bile şaşırabiliyor bazen içinde bulunduğu vaziyete, daha doğrusu günlerin getirdiklerine. İşte bu yüzden aklı erse, o da hayrete düşerdi mutlaka. Hatalarla dolu gençlik günleri, kimimize terfiler, çekilişlerden çıkan akıllı telefonlar veya bir güney kasabasında geçen emeklilik günleri getirirken kimimize de iki metrekarelik bir balkondan seyredilen sessiz geceleri ve göt cebinde buruşmuş bir sigara paketiyle bahis kuponunu bırakıp, ortadan kayboluyordu. İnsanoğlu göğün sınırlarını arşınlar ve yeni yıldızlar, gezegenler keşfederken, ben o akşam, kıç kadar bir balkondan kararmış gökyüzünü seyrediyordum. Bulunduğum köşeden ne yıldızlar seçiliyordu, ne de gezegenler; yalnızca gençlik günlerim canlanıyordu siyah perdenin üstünde. Tutsam, kara çarşafı altlarından çekip alsam nasıl görüneceklerine dair çiğ bir merakla, karartının derininde kayboldukça kaybolmak istedim.
Önümdeki ardışık binaların sakinlerinden pek çoğu çoktan ışıklarını söndürüp geceye teslim olmuş, tek tük dairenin ışığıysa hala yanıyordu. Sizi bilmem ama ben önümde yanıp sönen ışıklardan hiç hoşlanmam. Dikkatimi dağıtırlar. Kaldı ki karşı binanın üçüncü katında kim kalıyorsa bahse varım ki prostatı vardı, yarım saatte üçüncü kez aynı ivedilikle şavkıyordu tuvaletlerinin ufak penceresi. Bense ayaklarıma taktığım toz pembe ev terliklerini seyrediyordum bir süredir. Taraklı ayakların için hayli ufaklardı, topuklarım dışarda kalıyordu. “Bu ne lan?” dedim, çıkardım ayağımdan Neslihan’ın terliklerini. Tam bir sigara daha yakacakken telefonum çalmaya başladı. Baktım, arayan Aykut’tu.
“Efendim Aykut?”
“Corinthians’ın maçına oynadık mı biz abi?”
“Bekle bakiim,” dedim. Bahis oynadığımız kuponlar bende kalırdı. Telefonu masaya bırakıp kağıt parçasına göz attım, söylediği maç kuponda yoktu.
“Alo, ha, oynamamışız Aykut’um. Niye ki?”
“Sıfırdan iki oynasak mı diye düşündüm abi. Ne dersin?”
“Olur, olur da saat ikiye geliyor, nerede oynayacaksın?” Takip eden senelerde pençesine düşeceğimiz online bahis meselesine henüz hâkim değildik o sıralar.
“Çıkar bizim buradaki bayiden oynarım hemen abi, araba bende bugün. Oynadığımız maçların kodlarını da söyleyebilir misin?”
Aykut’a kuponda yazılı maçları söyleyip telefonu kapattım. Önümdeki ışıklar hala aralıklarla bir açılıyor, bir kapanıyordu, durduk yere anksiyete sebebiydi. Sırtımda bir ağrı hissettim, dirseğimi masaya yaslamamla çekmem bir oldu. Masanın üstündeki şeffaf plastik muşamba buz kesmişti. Elimde oyuncak ettiğim sigaranın ucunu ateşe verdim sonunda, dumanını ciğerlerime çektim. İçinde olduğum manzarayı seyrettim bir süre daha. Şimdiki aklımla veya değil, bir şekilde gençliğime dönseydim ne yapardım, bunu düşündüm. Bir üniversiteye girmek ister miydim, sahiden çabalar mıydım bunun için, okumak yine boş bir iş gelir miydi gözüme; Neslihan’ı mutlu etmek için daha çok uğraşır mıydım, futbola ve bahis illetine bu kadar bağlanır mıydım; yine kamu spotlarına konu olacak bir adama dönüşür müydüm? Belki okul yoluna baş koysam bir beyaz yakalı veya başarısız da olsa bir yazar olurdum, hiçbiri olmazsa üniversitede bir yazarla akranlık ederdim ki benim öykümü de yazsın. Ne ki ihtimaller sonsuzdu ve hiçbirimiz bir Alper Canıgüz romanında yaşamıyorduk; kısacası bunları düşünmek sadece zihne külfetti. Yine de, şöyle veya böyle olsa, hayat karşıma neler çıkarırdı diye düşünmeden edemiyordu insan. Hikayelerin arasında dolanırken birden aklıma Hanife yengemin zamanında ettiği bir laf geldi; Neslihan’la evliliğimizin birbirine bağlanan kavgalar süründüğü, yine de son düzlüğe girmeden önceki zamanlarımızdı. “Olur olur, evliliğin tadı tuzudur böyle tartışmalar. Sorun etme kendine,” demişti bir keresinde. Önü veya ardı olmayan, tek başına dimdik bir cümleydi. İyi niyetle söylendiği belliydi. Yengem de iyi niyetli biriydi. Hanife yengeyle yakındık, Muhsin amcamla beraber Almanya’ya, oğullarının yanına taşınmadan evvel öyleydik yani. Aydan aya araşmaya döndü sonrasında münasebetimiz, ben de kadını rahatsız etmek istemiyordum içten içe. Bazen de bayramlarda gelirlerdi, öyle görüşürdük. Annem gibi severdim kadını, belki de bu yüzden yıllar önce ettiği bir lafla aklımın ortasına çökebiliyordu hâlâ. Sigaramdan son nefesi alıp dumanını burnumdan dışarı verdim, izmaritini yassı cam çay tabağının üstünde ezdim, nefesini kestim süngerin. Sonra da izmaritlerimi saydım çabucak, bir-ki-üç-dört-beş-altı. Tabladaki izmaritlerden sebep kendime hesap soracak yaşı çoktan aşmıştım, ciğerlerimi düşündüğüm de yoktu. Düşündüklerim dün, bugün ve buzlu camın ardındaki yarınlar üzerineydi. Aklımdaki bütün düşünceler kaynayarak birleşiyor, başka kanallara akıyor, bazen kaynağını bulamadığım bir ışıkta şavkıyor, bazen de sessizce yolunu buluyor ve iki büyük şaşkınlığa çıkıyordu; birincisi istemsizce zamanın hızla akışına duyduğum, ikincisi de yaptığım hatalara dönüp baktığımda kafamda öfkeyle birleşen şaşkınlık. İçinde bulunduğum manzaraya da şaşmıyordum, artık bilinç ışığında gelişen bir reaksiyon olmaktan çıkmıştı şaşkınlık benim için. Nasırlı kalın parmaklarımın arasına bir dal sigara daha koyup hikâyemi düşünmeye başladım. Cevabını aradığım sorular için bir sigara nezaretinde bir diğer bağımsız sorgulama girişimiydi bu.
Düzensiz bir hayat, yolu dünyaya düşmüş her erkek çocuğunun büyüyüp serpildikçe ve sorumluluklarıyla yüzleştikçe yanaşmak ve tadına bakmak istediği yasaklı bir meyvedir. Yedikçe yiyesiniz gelir, bağımlılık yapar. Yirmilerimin ortalarına yaklaştığım bir vakitte, senesi yok aklımda fakat yine yarınları bulanık günlerdi, beraber büyüdüğüm arkadaşlarımın yanı başımda takım elbiseli ve prensip sahibi koca adamlara evrildiğini seyrederken dizlerimde yetişkin olacak kuvveti bulamadıkça daha da yaklaştım bu meyveye, bu tuzağa. Mahalleden iki arkadaşım vardı zaten; Samet’le Erdal. İkisi de büyük şehre göçmüştü çoktan. Bense uzadıkça uzayan çamurlu yollara bakan tepelere oturur, sigara üstüne sigara ziftlenirdim akşamları. Çocukken sahildeki kayalıklardan denizi, beldeye gelen turistleri kestiğimiz günler gelirdi gözümün önüne. Büyümek ve büyümek yükünü sırtlanmak, başlı başına birbirinden farklı ve ziyadesiyle zor iki meretti. Pek okumaz ama çok meseleye kafa yorardım. Bir köle olarak yaşamayı kabul etmenin sigaradan çok daha zararlı olduğunu düşünürdüm, nitekim hiç de değişmedi bu fikrim. Liseyi yarıda bıraktıktan sonra kimisi günlük, kimisi mevsimlik işlerde çalışıp parayı yemenin de bir sonu vardı. Büyüdüğüm sokaklarda hayat kavgası büyük şehirdekinden çok daha farklı, az biraz daha onurluydu. Büyük şehirde yaşama fikrinden hep kaçardım bu yüzden, ufuk çizgim tapu ve kadastro memurları tarafından sahilde konuşlanmış beldemizin sınırları olarak çizilmişti. Yine de Anadolu’da büyümüş hemen herkes gibi benim de kaderim çiziliydi, kaçmak manasızdı.
Direksiyonu çevirip yolumdan saptıkça daha da yaklaştım kaçtığım yere, güneşli günlerden biriydi kendimi İstanbul’da bulduğumda; denizi bir başka deniz, sokakları birbirine çıkan bir labirentti, çatılarımızın baktığı ise bir büyük kaos… Çalışmaya başladığım ilk zamanlar, mesai çıkışı civardaki köhne barın yüksek taburelerinde bira üstüne birayla soluklanmayı, izin günlerimde bir nargilenin dumanında kaybolmayı ve maaşın üç kuruşunu kenara atıp kalanıyla kupon üstüne kupon doldurmayı çok sevdim ilkten; karşılaştığımız günden sonra da Neslihan’ı. Hiç de aldatmadım. Garsondum o sıralar bir esnaf lokantasında. Çalıştığım caddede, lokantanın paralelinde kalan bir kuru temizlemecide kasiyerdi Neslihan. Kuru temizlemenin ne olduğundan bihaber geldiğim şehirde, üç günde bir gömleklerimi kuru temizlemeye teslim etmeye başlar oldum. Katiyen eve getirmelerini de istemiyordum kıyafetleri, bizzat ben gelip alacaktım. Maksadım belliydi, Neslihan’la birkaç dakika da olsa laflamak… Bütün yorgunluğuma bedeldi o birkaç dakika. O aralar herkesin başına geldiğini sanıyordum ama art niyetsiz sevmek, fanilerin pek azına nasip olan bir nimet, benimse bu hayattaki yegane sahi kazancımdı. Hiçbirinin birbiriyle aynı çizgide gitmediği, mesai saatleriyle bar ve bayi tabureleri arasında geçen günlerimi ışıldatan yegâne detaydı Neslihan. Günler birbirini seyretti, olacağı varmış ki onun da gönlü bana kaydı. Görüşmeye başladık, Neslihan’la düzlüğe çıktım ben. Hikayelerimizin her baharında düştüğümüz bir yanılgı vardır; düzenimizin o düzlükten sonra hiç bozulmayacağını, işlerimizin hep yolunda gideceğini zannederiz. Klişedir. Benim de düşündüğüm tam olarak buydu. Esasında, düzensiz yaşamaya ne kadar bağımlı olunabilecekse o kadar bağımlıydım, gözden kaçırdığım hata da buydu. Günün birinde Kadıköy’de bir nikahla evlendik, salonda bizden başka pek kimse yoktu. Bizimkiler uzakta, onunkilerse evlenmemize gönülsüzdü. Biz nikah masasından kalkar kalkmaz başka bir çift oturdu, onlardan sonra da bir başkası… Seri üretime geçen bir fabrikanın birbirinden farksız mühürlü ürünleri gibi süratle dünya evine giriyorduk çiftler olarak. Uzatmamak gerek; baharımız oldu, güzümüz oldu. Kızımız Ela Ayça’ya hamile kaldı bir gün Neslihan, ben lokantadan ayrılmış, köyden Sertaç abinin yanına girmiştim, emlak işiyle uğraşıyorduk. Neslihan’la da atışmalarımız oluyordu ara sıra, düzensiz hayatımdan bana miras kalan bahisti konu, şaşmazdı pek. Yeri geldi alkolü bıraktım, yeri geldi sigarayı, yine kopamadım bahisten. Alenen yahut el altından, her daim bir yerlerde kupon doldurdum. Bir zamanlar tartışmaların evliliğin tadı tuzu olduğunu söyleyen Hanife yengem de bilemezdi tabi, bu tartışmaların evliliğimizin tadını, hatta gazını kaçırıp seneler sonra tek celsede bitireceğini. Boşandık, sağanak yağmurlu günlerden biriydi. Neslihan yeni bir eve taşındı, kuru temizleme işine geri döndü. Biz de Sertaç abiyle birlikte boğulacaksak büyük denizde boğulalım iddiasıyla girdiğimiz rezidans ihalesini batırarak büyük denizde boğulmuş olduk. Ağzıma gelen her tuzlu balgamda Sertaç abinin ofise girip de ettiği “olmadı,” lafını hatırlarım. O lafın da ne öte ne de berisi yoktu. Başlı başına bir cumhuriyet gibi çökmüş kalmıştı boğazıma. Kâğıttan sandalımız battıktan sonra bir inşaat firmasında şantiye şefi oldum, orada devam ettim. Her şeyin bittiğini sandığınız, şarampolden yuvarlanıp taklalar atmış ve kaputundan dumanlar sızan bir arabanın içinde uyanmaktan farksız anlardan bile sıyrılıyorsunuz bir şekilde. Kaza anına ve kazaya neyin sebep olduğuna dair hiçbir şey kalmıyor aklınızda ama ömrünüzün geriye kalan kısmını da o anları hatırlamaya çalışarak geçiriyorsunuz. Tüm bunları düşününce Yeşilçam filmleri veya Aziz Nesin romanlarının masum ama talihsiz karakterleri gibi hissediyor insan, ortada elle tutulacak bir fark arıyor. Ben de tüm bu hikayem gözümün önünden geçerken bunu düşündüm, sonra bir ses böldü düşüncelerimi. Senede bir kez, kızımın doğum günü için 6 Ekim’de geldiğim eski eşimin yeni evindeki mezar kadar balkon, bunları düşünmek için doğru yer değildi. Toparlandım. Ses Neslihan’ındı.
“Tahir… Tahir!”
“H… ha, efendim Neslihan,” Adıyla hitap etmek yerine canım dediğim günleri hatırladım, bir kez daha öyle seslenmek için ömrümü bile verebilirdim o an, yine de bunu pek belli etmek istemedim. Sesinde öfke vardı, pişmanlığa bulaşmış bir öfke.
“Girsene artık içeri, yarım saattir balkondasın. İçerisi buz gibi oldu. Çocuk uyuyor, üşüyecek.”
“Şimdi geliyorum,”
Neslihan söylenerek içeri geçti. Ne söylendiğimi anlayamamıştım, kafa da yormadım üstüne. Kaldı ki kendimi bildim bileli Neslihan aksidir, fevri hareket eder; sabrı taştı mı ağzından neler çıktığından kendisinin bile haberi olmaz. Söylendiği lafları yüzüme çarpmadığı için şanslı bile sayılabilirdim, belki de hâlime üzüldüğü için ses etmediği ihtimalini düşünmek bile istemedim. Paketten bir dal daha çıkarttım, rüzgârda daha rahat yansın diye iki liraya aldığım üstü ayıcıklı lazerli çakmakla ateşe verdim. Saat ilerledikçe önümde ışıkların hemen hepsi sönmüştü, sitelerin arasındaki asfalt yoldan geçen üç beş arabanın gözden kayboluşunu seyrediyordum artık. Arabalar uzağımdan geçip gittikten sonra da yine ışığı sönmüş pencerelerin arasında dolaşıyordu bakışlarım. İyiden iyiye üşüdüğümü fark ettim. Sigaradan son nefesi alıp içeri girmeye hazırlanırken, sağ çaprazımda kalan binanın bize dönük cephesinde bir ışık yandı ve akabinde cam açıldı. Uzun saçlarından kadın olduğunu tahmin edebildiğim bir siluet, elinde toplanmış masa örtüsünden ceviz kabuklarını sallandırdı aşağıya, sitelerinin otopark olarak kullanılan basket sahasına. Kargalar içindir, diye düşündüm. Sırtından vuran beyaz floresanın ışığı, kadının yüzünü seçmeme engel oluyordu. Kadının gözleri menzilindeki ışığı sönük daireleri dolaşıp üstümde takılı kaldı, sanki birini tanımaya çalışır gibi birkaç saniye dikkatle inceledi yüzümü. Hala seçemiyordum kim olduğunu.
“Aa, Tahir?”
Sesi tanıdık geldi. Tahminim doğruydu, seslenen bir kadındı ama kim olduğunu çıkaramamıştım.
“Buyrun?”
“Tanıdın mı beni?” Seneler sonra karşılaşılan tanıdığa seslenen insanlardaki ölçülü nezaket vardı sesinde.
“Çıkaramadım kusura bakmayın, kimsiniz?” Gecenin bir vakti, eski eşimin senede bir kere kalmaya izinli olduğum yeni evinde, sesinden kim olduğunu çıkaramadığım bir kadınla balkondan balkona bağrışıyorduk. Evet, inanması zor ama yaşanıyordu.
“Aysel ben, Aysel… liseden hani. Hatırladın mı?”
Aysel’i liseden hatırlıyordum ama onun beni nasıl tanıdığını anlayamamıştım, lise ikiden bu yana nereden bakılsa fazladan yirmi kilo ve kirli sakalım vardı, saçlarım da seyrelmişti. Aysel sınıftan arkadaşımdı, oldukça tiz bir kahkahası olduğu kalmıştı aklımda. Yarıda bırakmadan evvel lisede sevdiğim, oldukça kalabalık bir sınıfımız vardı. Belki elli kişi vardık, içimizde her tipten insan barınıyordu. Sınıfın erkekleri olarak kızlara bir nevi abilik güdüsü besliyorduk, güzel bir iki seneydi. Dersler olmasa, okul için çekilebilir bile denebilirdi. Düşündükçe daha iyi anladım, o zamanlara geri dönsem de değişen bir şey olmazdı. Hiçbir gerçeklik düzleminde bana okuldan yana ekmek yoktu. Sadece güzel arkadaşlıklar kaldı geriye, o arkadaşlıklar da yıllar geçtikçe esnedikçe silikleşti, en sonunda da kayboldu. Tüm bunlar, birkaç saniye içinde hızlıca geçti aklımdan.
“Aa, Aysel… nasılsın, iyi misin?” Karşılaşmayalı nereden bakılsa yirmi beş sene olmuştu.
“İyi Tahir, sen nasılsın? Hangi rüzgâr attı seni buralara?” Bırak tüm hikâyeyi anlatmayı, konu başlıklarına değinmek için bile çok uygunsuzdu karşılaştığımız mekân.
“İyi, iyidir Aysel; bir yaramazlık yok…”
“Burada tanıdığın var herhalde, bir dahaki gelişinde haber et mutlaka. Cama taş filan atarsın artık,” deyip gürültülü ve kapı zilini andıran kahkahasını patlattı. Gülüşü sahiden de değişmemişti.
“Tabii, tabii… Kendine iyi bak…” dedim, el salladım ve eşzamanlı olarak cam ve kapılarımızı kapattık. Odaya döndüğümde Neslihan pimi çekilmiş hâlde karşımda duruyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Ne ne yaptığımı sanıyorum Neslihan, liseden arkadaşımla karşılaştım,”
“Balkonumda mı?”
“Garip, biliyorum. Ben oturuyordum, o tanıdı zaten. Camdan ceviz sarkıtırken… Ne diyeyim, kusuruma bakma,”
“Bu gece burada kalmanı istemiyorum, evi soğuttun, çocuğu uyandırdın, elin kadınıyla flörtleşeceğim diye girdiğin pozisyonlara bak. Git, artık onda mı kalırsın, nerede kalırsın, orası senin bileceğin iş.”
İtiraz edecektim, hakkım olmadığını fark edince dolaptaki sütü halıya dökmüş bir çocuk gibi mahcup bir sessizlik içinde Neslihan’ın önünden geçtim, montumu almaya. Kaldı ki, demiştim ya, Neslihan’ın sabrı taştığında ağzından çıkanları kendisi bile kontrol edemez. Kapıya giderken Ela Ayça’ya doğum günü hediyemi, pembe denkli dört tekerlekli çocuk bisikletini de geri verecekti ki, sınırını aşmamanın iyi olacağını fark etmiş olacak ki vazgeçti. Kapüşonu tüylü montumu sırtıma geçirdim, fermuarını da çeneme kadar çekince göbeğim iyice ortaya çıktı. Botlarımın bağcıklarını yanlarına sokuşturduktan sonra bir an Neslihan’la bakıştık, pek anlamı olmayan birkaç saniyeydi ama ikimiz için de yıllarca unutulamayacak bir an olduğunun farkındaydık. O anda bir şeyler yarım kalmış gibi gelmişti ama sonradan düşününce anladım ki bilakis, her şey tastamamdı.
Binanın önüne çıktığımda saat gecenin üçüne geliyordu, günlerden 7 Ekim 2013’tü. Gözlerim, sokağın sonuna kadar yaklaşık onar metre aralıkla sıralanmış lamba direklerine takıldı bu sefer. Şantiye şefi olmanın dayanılmaz hafifliği. Canım bira çekti, ar duygusunun bünyeme saldırdığı zamanların kaçınılmazıydı bu arzu. Kuru soğuk gecenin kalbine oturmuş, kalın parkamın bile ardına işliyordu. Aysellerin dairesinden gelen bağır çağıra kulak kesildim. Ne zaman İstanbul’a geldiğini bile bilmediğim lise arkadaşımın evliliğinden, kocasıyla ettiği kavgayla haberdar oluyordum. Sebebi olduğum kavgalarında. Edilen lafları seçemiyordum ama kocasının ağzından ne kuyruk sallıyorsun lan el aleme gibi bir şeyler çıktığını duydum. “Olur olur,” diye bir cümle içimden, “evliliğin tadı tuzu böyle tartışmalar.” Ağır ağır yürümeye başladım, gölgem ışıkların altından geçtikçe bir büyüyor bir küçülüyordu. Telefonumu çıkarttım, Aykut’u arayıp önce maçın ne olduğunu sordum; berabere bitmiş, ilk yarı sıfır oynasak tutacaktı, dedi. Kupon kritiğinden sonra da beni almasını rica ettim, akıl kontrolüyle çalışmayan her mekanizmanın yapacağı gibi kabul etti. Yürümeye devam ettim, bir sigara daha yaktım lazerli çakmağımla. Yeşilçam filmleri ve münferit roman karakterleriyle aramdaki farkı bulmuştum; ben, olup bitenden haberdardım. Soğuk sırtıma çarptıkça hızlandım, hızlandım, hızlandım. Hiçbir şey düşünmemeye gayret ettim, nispeten başardım da. Sadece iki sesi susturamadım kafamda. Birincisi, bir köle olarak yaşamayı kabul etmek sahiden de sigaradan çok daha zararlıydı. İkincisi de, ayaklarıma küçük gelen pembe ev terlikleri balkonda kalmıştı.

Katkıda bulunanlar

Görkem Çolak

Yazar

Eylül 1997’de İstanbul’da doğdum. Psikoloji mezunuyum. Dijital ürün tasarımı alanında çalışıyorum, okuma yazmayı öğrendiğim vakitlerden beridir öykü, deneme ve incelemeler yazıyorum. Hâlen İstanbul’da yaşıyorum.

2025 © Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.