Ömürlerini sinemaya vermiş milyonlarca yönetmen içinde ancak pek azı, ömürlük emeklerinin ve biraz da şansın yardımıyla dünya literatürü adı verilen tozlu bir rafta, naylon bir CD poşetinin içinde yer almayı başarabildi. Sinemaya evrimi süresince hakim olmuş akımların başını çeken isimler, kimi zaman çevreleri ve toplumları tarafından görmezden gelindi, kimi zaman isimlerinin duyulma süresi ömürlerini aştı ve kimi zamansa ilk filmlerinden beklenmedik bir ilgiyle karşılandılar. Sinemaysa her daim bir şekilde anlaşılmaya aç, üretmek ve öğrenmekten asla bıkmayan zihinlerin silahları olan deklanşör ve projeksiyon makinelerinde hayat buldu ve bireysel ve sosyal meselelerin her türlüsüne karşı da bir silah gibi doğrultuldu.
Bilginin her türlüsünün, tarihte hiç görülmeyen bir biçimde hızlı tüketildiği post-modern çağda sinemanın kullanım amacı her ne kadar ne çıkış, ne yükseliş dönemiyle benzeşmeyen bir yöne dönse ve nitelikli filmlerin kaderi de kaliteli kitaplar gibi kıyıda köşede kalmaya doğru evrilse de, sinematografinin müzik ve hikaye anlatımıyla birleşince katlanan gücü, daha uzun seneler boyunca ruhunu sanatla arındırmak isteyen genç beyinlerle ileriye aktarılacak hiç şüphe yok ki.
Bu noktada, film yapma fikrinin kuvvetini somutlaştırmak adına hayatlarının sinemayla karşılaşıncaya dek geçen alelade dönemlerini, başka bir deyişle hayatlarının dümenlerini, sinemayla birlikte ters çeviren yönetmenlerin büyük özverilerinden muhakkak söz edilmeli. Zira şüphesiz ki hiçbiri, beyaz perdede senelerinin uğraşını görene kadar çok da kolay bir yoldan geçmedi. Kaliforniya’da fizik öğrenimi görmüş bir kamyon şoförüyken Star Wars serisini seyredip sinema dünyasına atılmaya karar veren ve adı tarihten asla silinmeyecek filmlere imza atan James Cameron’ı, okulu erken yaşta bırakıp gençlik senelerini film satan bir dükkanda kasiyer olarak geçirmiş, çektiği ilk filmi üç senede anca bitirebilen ve ortaya çıkan sonucu hiç beğenmeyip çöpe atmak zorunda kalsa da yazmaya ve yönetmeye hiç bıkmadan devam edip Amerikan sinemasının kült filmlerinden birkaçının altına imzasını atan Quentin Tarantino’yu ve böyle etkileyici hikayelere sahip nice yönetmeni dünya üzerinde yaşam sürmüş milyarlarca insandan ayıran bir detay vardı: anlaşılma ihtiyacı.
Bu ister Kuzey Amerika’da, Los Angeles doğumlu bir gencin kafasında, isterse de Asya ve Avrupa kıtalarının ortasında kalmış, başı her daim ağrıyan, insanlarının sanata ayırmaya vakit bile bulamadıkları bir ülkede dünyaya gelmiş bir mühendislik öğrencisinin okul defterleri arasındaki notlarda barınıyor olsun, hiçbir zaman gizli kalmamaya ihtiyaç duyan bir arzuydu ve bir şekilde ortaya çıkacaktı. Çıkmak zorundaydı. İşte Nuri Bilge’nin hikayesi de burada başlıyordu. Sınırlar önemsizdi; bu iki genç zihin 2014 senesinde Cannes’da buluşacak, birisi festivalin en prestijli ödülünü diğerinin elinden teslim alacaktı.
Hayatının sınırlarını fiziksel mesafe ve yetkilere göre çizen modern insan kitleleri arasında bu çabanın gülünç gözükmesi gayet doğal. İnsan, kendisiyle vakit geçirmekten bile çekindiği noktada ne sinema, felsefe veya bilim, ne de kendisini mutlu etmek için var olan öteki disiplinlere tahammül edebiliyor. Akabinde kendisini gösteren ise sonu gelmez bir saygı silsilesi. Bu saygıyı katiyen bir icraat kovalamıyor; yavan, samimiyetsiz bir ilgiyle örtülüyor tüm gösteri. Bugünün dünyasında her kim hangi işle uğraşıyor olursa olsun, dünyanın kendi kabiliyetinin hatırına döndüğü sanısıyla yaşantısını sürdürüyor. Weber kalibresinde bir sosyolojik çıkarım değil, trafik lambaları gibi gözle görülebilen bir nesne bu. Ürettiği değil de tükettiğiyle övünür olmaya başladıkça insan, sınırlarının üzerinden daha da kalın kalemlerle geçiyor; tükettiklerinin ötesinde bir diyar daha yok zira. Buna rağmen bazı adamlarsa evlerine kapanıyor ve kendilerinden alıp kâğıdın üzerine koyarak metinler yazıyor ve sonrasında bunları görsel filtrelerden geçirerek perdelere yansıtmaları için dağıtıcılara teslim ediyorlar. İşin en gülünç kısmıysa bu adamların yaptıkları işe gerçekten inanıyor olmaları. Bu işler büyük ihaleler kadar para etmiyor, tabelaları gösterişle parıldayan restoranlarda yemek yemek kadar konuşulmuyor ancak varlıklarını sürdürüyor. Ve yaşamlar en azından biyolojik olarak sürmeye, dünya da dönmeye devam ediyor. Hangi güruhun hatırına olduğu tartışılır.
Bir bürokrat çocuğu olarak İstanbul doğumlu olsa da çocukluk senelerini Anadolu’da, Çanakkale’nin Yenice ilçesinde geçiren Nuri Bilge, seneler sonra filmlerle anlatacağı hikayelerini dallarından toplamaya da belki bilinçli, belki bilinçsiz şekilde bu yıllarda başladı. O senelerde Yenice’de lise bulunmadığı için 1969’da yeniden İstanbul’a dönmek, Çanakkale’deki özgür çocukluk yıllarını geride bırakmak zorunda kaldı. Hikâyesinin yeni sayfası tam da burada başlıyordu.
Nuri Bilge, lisans öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi’nde Elektrik-Elektronik Mühendisliği üzerine gördü. Yönetmen, bu yönüyle bir bakıma tiyatroyla ve özellikle de edebiyatla senelerce haşır neşir olmuş; Türkiye’nin yetiştirdiği sayılı mühendislerden Prof. Dr. Mustafa İnan’la benzeşiyor. Her ne kadar Mustafa İnan, belki kendi isteğiyle belki de vakit bulamadığı için akademik çalışmalarına ağırlık vermiş olsa da uzmanlık alanıyla uzaktan-yakından ilgisi yokken sanata vakit ve eforlarını harcamak, özellikle bu müstesna insanların değerini çok daha farklı noktalara getiriyor. Aynı zamanda analitik meselelerle haşır neşir insanların entelektüel birikimlerinin zayıflığına karşı ürettiği “Ama sayısalcıyım ben?” tezini de tek başına çürütebiliyor.
Nuri Bilge Ceylan, daha lisans öğrenimi sürerken Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde fotoğrafçılık ve dağcılık kulüplerine katılmaya da başlamıştı. Dağcılık merakı, kendini seneler sonra Nepal’in başkenti Katmandu’da bulmasına ön ayak olacaktı. Üniversite öğrenimi bittikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde iki sene sinema eğitimi aldı ancak hayata atılma konusundaki acelesi, onu okulu bırakma kararına itti. Bu sıralarda “Ne yapmalıyım?” sorusunun yanıtını kendi içinde aramakla meşgulken Londra ve ardından Katmandu’da yaşadı, kendine kalmak için bir oda tutacak parası bile yokken sınırlar arasında mekik dokudu. Kendi tabiriyle yalnız geçen ve sinemaya sarıldığı günlerdi bunlar, ardından da Türkiye’ye dönüp vatanî görevini yerine getirme kararı aldı. Bu süreçte sinemayla uğraşma fikri artık kafasında pekişmişti.
İlk kısa filmi Koza’yı 1995 senesinde çekti. Türk sinema tarihinde eşine rastlanması zor türden, nicel olarak kısa ama konsantre bir yapıya sahip Koza’da siyah-beyaz görüntü seçimiyle karşılaşıyoruz. Yavaşça açılan bir avucun içindeki eski bir fotoğraf, uyuklayan bir kedi, karıncalar, yanan bir ateş, sallanan bir yağlı urgan ve akan sudaki sazlıklar gibi objelerin görüntüleri sıralarını birbirlerine devrediyor film boyunca. Burada görülüyor ki filmlerinde belli ana hatlar çizmek yerine seyircisini kendi çizgilerini keşfetme yolculuğuna çıkmaya teşvik eden Nuri Bilge’nin temel karakteristikleri, ilk filmi Koza’da bile kendisini belli ediyor.
Filmleri belki hiçbir zaman gişe filmleri kadar ilgi görmedi ama kendisinden öncekilerin ayak izlerini takip etmeyerek referanslarının yardımıyla kendi tarzını inşa etmeye girişen Nuri Bilge, Türk sinema tarihi içindeki en özel parantezi hak eden isim olma yetkinliğini de bir anlamda bu üslubuyla kazandı.
Sanat yaşantısının ilk senelerinde fotoğraf çekmekle de meşgul olan yönetmen, bu fotoğraflardan pek çoğunu hem seneler içinde sergiler açarak insanlarla paylaştı, hem de bir kısmını internet sitesinde yayımladı. Koza’yla adım attığı sinema dünyasında yükselişi ise bir deyişle basamakbasamakyükselmek suretiyle gerçekleşti.
Cannes Film Festivali başta olmak üzere dünyada kamuoyunca önemi kabul edilmiş birçok yerli ve uluslararası festivalden her yeni filminde ödül/ödüllerle dönen Nuri Bilge Ceylan’ın sinema ve film yapma konusundaki görüşleri de sanatçı karakteri hakkında seyircisine önemli ipuçları veriyor. Film yapma konusundaki motivasyonunu herkesin özel kıyafetlerle çıktığı galalar ve spot ışıklarının altında değil, filmlerinin yazım ve çekim süreçlerinde bulduğunu söylüyor yönetmen. Kendisini bir sinefil olarak da tanımlamıyor. Bilakis, seyretmeyi sevdiği filmlerden beslenen ve sinemada sürekli kendisini yetersiz gördüğü noktalara yoğunlaşan Nuri Bilge, edebiyatın bir çıkış noktası olarak film yapma konusunda sinemadan bile ağır basabildiğini belirtiyor.
Farklı röportaj ve söyleşilerinde çoğunlukla sinema ve film yapma konularında yoğunlaşan demeçler veren ve özel hayatını açığa vurup magazinsel bir obje olmaktan mümkün oldukça kaçınan sanatçının bir yönetmen olarak ne kadar yol kat ettiğine kendisinin bile inanamadığı anlardan birisi de Bir Zamanlar Anadolu’da filminin setinde yaşanmış. Bir Zamanlar Anadolu’da, ilk yarısı ağırlıklı olarak gece vaktinde geçtiği için seyirciye oldukça karanlık, sadece araba farları ve ay ışığının aydınlatmasıyla sınırlı bir atmosfer deneyimi sunan bir film. Bu durumda, teknik olarak her ne kadar far ışıkları büyük bir zahmet ve maliyete sebep olmasa da kamera karşısında doğal bir ay ışığı oluşturmak, Nuri Bilge Ceylan’ın beklentisinin çok üstünde bir prodüksiyonun ihtiyacına sebebiyet vermiş. Her sabah uyandığında art arda dizilmiş karavanlarla karşılaşıp, bir yönetmen olarak ne kadar yol kat ettiğini bizzat karşısında görmenin ne denli şaşırtıcı olabileceği ise tahayyüle açık bir mesele. Diğer bir yandan, teknik kusursuzluğa verdiği önem ve oyuncularda sahneden beklediği ruhu görene kadar art arda aldığı kayıtlarla bilinen yönetmenin, bu büyük prodüksiyonun ister istemez omuzlarına bindirdiği yükü nasıl da ustalıkla kaldırdığı, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin aldığı övgü ve ödüllerle de rahatlıkla görülüyor.
Kimi zaman büyük şehrin naçar hâli ve bunaltısını, kimi zamansa Anadolu’nun kimsesizliğini, ıssızlığını Çehov’dan, Tarkovsky’den, Bergman’dan referanslarla anlatan Nuri Bilge Ceylan, filmleri milyonlarca izlenen komedi filmleri kadar seyirci bulmasa da büyük kıymet verdiği Türk sineması için yazıyor, çekiyor ve çabalıyor. Sessiz ve sakince, kimseye gövde gösterisi veya şovmenlik yapmadan, parasızlıkla boğuştuğu gençlik günlerine karşı galip gelerek ve sadece işini layıkıyla yaparak işlenen bir çaba bu.
Yine de öyle şey etme sen şimdi kendine. Şimdi sıkılırsın, edersin de bir gün gelir, belki burada yaşadığın şeyler hoşuna bile gidebilir. Çoluk çocuk sahibi olunca anlatacak bir hikayen olur, fena mı? Bir zamanlar Anadolu’da dersin, ücra bir yerde görev yaparken, işte böyle böyle bir gece yaşamıştık dersin. Anlatırsın yani ne biliyim, masal gibi… haksız mıyım doktor?
Arap Ali, Bir Zamanlar Anadolu'da
Her şeyden evvel şunu söylemem gerek, bu filmi bir incelemeye tabi tutmak üzere seçmemdeki en büyük sebep, kimi zaman hak ettiği değeri kendisine veren işler görmüş ancak ne ki, ismi niteliksiz işler yığınıyla lekelenmiş Türk sinemasına, yüzüncü senesinde hak ettiği Altın Palmiye’yi tuttuğu gibi getiren Nuri Bilge Ceylan’ı anlama ve anlatma gayretimde yatıyor.
Ülkesine verdiği kıymeti yine ülkesini anlama ve anlatma gayretindeki işleriyle gösteren Nuri Bilge, 2008 Cannes Film Festivali’nde Üç Maymun filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü aldıktan sonra konuşmasında, “Bu ödülü, yalnız ve güzel ülkeme armağan etmek istiyorum…”sözleriyle ödülünü de memleketine ithaf etmişti. Bunun yanında, 2014 senesinde Kış Uykusu’yla kazandığı Altın Palmiye ödülünü de ülkesinde ölen gençlere ithaf etti. Ödül konuşmalarından ziyade Nuri Bilge’nin, bugünün büyük şehir insanlarının köklerinin yattığı bozkıra dair içi en dolu filmlerden birini yazıp çeken yönetmen olması da büyük önem taşıyor. Bir ZamanlarAnadolu’da, bugünün plaza insanlarının zamanında burun kıvırıp terk ettiği, unutmaya çalıştığı Anadolu’yu akıllardaki tabuları yıkacak bir yetkinlik ve kayda değer bir estetikle anlatıyor. Üstelik bu estetik, Anadolu’nun buhranını seyircisinden gizlemeden, hatta dürüstçe yüzüne vurarak karışıyor hikâyenin içine.
Yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın yaptığı filmin başrollerinde Muhammet Uzuner, Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, Ercan Kesal ve Fırat Tanış yer alıyor. Senaryosunu Nuri Bilge Ceylan, eşi Ebru Ceylan ve filmdeki muhtar rolünün de sahibi Ercan Kesal’ın yazdığı film, kabaca Kesal’ın Anadolu’da doktorluk yaptığı dönemde tanık olduğu bir cinayeti ve maktulün bulunma sürecini anlatıyor. Babası senelerce Anadolu’da bürokratlık yapmış olan Nuri Bilge Ceylan ve memur dünyasına yakınlığıyla kazandığı tecrübeleri paylaşan Ebru Ceylan’ın iş birliğiyle film senaryosu, seyirciler ve eleştirmenlerce konsensüse varılmış bir ‘gerçeklik’ noktasına erişiyor. 2011 senesinde izleyiciyle buluşan Türkiye-Bosna Hersek ortak yapımı film, 163 dakikalık koca bir hacme sahip ancak bu hacim seyircisi filmin atmosferine dahil oldukça hafifliyor.
Bir Zamanlar Anadolu’da filminin aldığı ödüller arasında Cannes’daki Jüri Büyük Ödülü’nün yeri, hiç şüphesiz diğer tüm ödüllerden başka bir köşede duruyor. Cannes dönüşü bir televizyon kanalına röportaj veren başrol oyuncularından Yılmaz Erdoğan, festivalde büyük ödül olan (ve Nuri Bilge’nin bir sonraki filmi KışUykusu ile erişmeyi başardığı) AltınPalmiye ödülünü burun farkıyla kaçırdıklarını, jürinin finalist filmler arasında sıra gereği en son Bir Zamanlar Anadolu’da’yı seyretmesinin filmin aldığı ödülü belirlemede hayatî önem taşıdığına dikkat çekti. Cannes’da kazandığı ödülün haricinde film, Siyad Türk Sineması Ödülleri, Uluslararası Haifa Film Festivali ve Sadri Alışık Ödülleri gibi birçok festival ve ödül töreninden sayısız başarıyla döndü.
Bir Zamanlar Anadolu’da, genel hatlarıyla bir cinayetin ve ardında bıraktığı izlerin karanlık bir gecenin güne çıkışı eşliğinde ve oturaklı bir sessizlik içinde anlatımından oluşuyor. Seyirci, filmin açılış sekansında kameranın giderek yaklaştığı buğulu camın ardında işlenen cinayete ve failin maktulü sarhoşken gömdüğü için savcı ve emniyet ekipleriyle birlikte bir gece boyunca civardaki tüm olası bölgeleri dolaşmasına sabırla eşlik ediyor. Zamanla arayışın da bir parçası oluyor. Aynı zamanda tüm bu süreç boyunca karakterler arasında geçen sıkkın diyaloglar da seyirciye filmin ağır ve karanlık atmosferinde kalma konusunda yardımcı oluyor. Bu diyaloglar içinde en ayrı yeri, pek çok seyirci gibi benim zihnimde de Ercan Kesal’ın muhtarı oynayarak karşımıza çıktığı sekans alıyor. Zübükvari bir tiplemeyle ortaya çıkan muhtar ve kendisiyle bariz bir tezat oluşturan güzellikteki kızının hikâyenin odağındaki kafileyle karşı karşıya gelişi, meydana getirdiği cömert manzarada seyirciyi istediği noktaya odaklanma konusunda özgür bırakıyor.
Naci Bey, çok önemli bilakis komiserim. Yani bunu da eğer yapar çıkartırsak, köye büyük bir eser kazandırmış olucaz. Yazın bilakis, ölülerimizi biz n’apacağımızı şaşırıyoruz vallahi billahi.
— Niye?
Kokuyor.
— Siz de hemen gömün canım, niye bekletiyorsun, göm gitsin?
Gömelim tabi gömmesine de, şimdi tabi, göç veren köy burası, yaşlı insanlar burada. Özellikle İstanbul’dan gelini, kızı aradığında, Almanya’da çok fazla vardır bizim şeyimiz, akrabaları gelip görmek istiyorlar cenazesini. Adam oradan açmış telefon, diyor ki “Babamı gömmeyin, gelip öpeceğim,” ya kardeşim öp de, adam kokuyor. Nesini öpeceksin?
Muhtar, Bir Zamanlar Anadolu'da
Filmdeki karakterler arasında en büyük önemi hiç şüphesiz Doktor Cemal, Savcı Nusret, Komiser Naci ve zanlı Kenan aralarında paylaşıyorlar. Bir tesadüf eseri mi, yoksa Nuri Bilge’nin bilinçli olarak tasarladığı bir durum mu bilinmez ama filmin odağındaki insanlar yalnız bireylerden ziyade ikili gruplar hâlinde göze çarpıyor ve filmin hikâyesi de bu ikililerin iletişimiyle nihayete bağlanıyor.
Misal vermek gerekirse, savcı ve doktorun film boyunca aralıklarla bahsettikleri ölüm hikâyesi doktorun sorularıyla nihayete eriyor, komiser Naci’nin zanlı Kenan’ı bazen tartaklayıp sigara esirgeyerek ve bazense dertleşerek konuşturması ise bütün bu cesedi bulma silsilesini sonuca kavuşturuyor. Arap ve doktorun cesedi aramaları esnasında geçen diyaloglar seyircinin filmin derinlerine inmesine yardımcı olurken, komiser Naci ve polis İzzet’in manda yoğurdu gibi basit bir konuda bile çocuklar gibi kıdemlerini yarıştırıyor olmaları da seyirciye karakterlerin insanî yapılarıyla ilgili ipuçları veriyor.
Film içinde hacim olarak çok az yer kaplasa da doktorun eski eşiyle birlikte çekilmiş fotoğraflarına uzun uzun bakışı, komiser Naci’nin çocuğuna alacağı ilacı yazdırmayı unuttuğu için telefonda eşinden yediği fırça ve doktorla savcının bir kadının durup dururken ölümü üzerine tartışması, iç dünyalarını özenle gizleme gayretindeki karakterleri daha derinden incelemesi adına seyircinin eline verilmiş birer anahtar işlevi görüyor. Son sahnede Doktor Cemal’in, cinayet raporunun bütün seyrini değiştirecek bir bulguyla rastlaşmasına rağmen belki yorgun, belki de sadece bezmiş olduğu için bulguyu görmezden gelmesi ise karakterin seyirci gözünde filmi art niyetli görüntüsüyle bitirmesine sebep oluyor. Daha da önemlisi, doktor, olaya ait bir bulguyu saklayarak bir nevi cinayete de ortak oluyor. Başka bir deyişle, her biri kendi içinde karanlık bir detay saklayan ve bu detayları ısrarla gün yüzüne çıkarmaktan kaçınan bu insanların arasında doktor da kendi karanlığını kendisi dışa vuruyor. Böylece karakterler arasındaki gösterişsiz uyum, filmin sonunda tamamlanmış oluyor.
Her ne kadar filmde irili ufaklı bir sürü tema ve fikir çıkarımı yapılabilecek olsa da bana göre filmin finalinin ardından akılda kalan en bariz görüntü, maddi ve manevi bir karaltının ortasında uzanan bozkır manzarası. Seyircinin edindiği en büyük miras ise bu karaltıda ay ışığının çarptığı neyi görürse, belki doktorun rastladığı kaya, belki de savcının yüzünde okunan gençliğe hasret, onu tema olarak kabul edebilme özgürlüğüne sahip olması. Başka bir deyişle, ay ışığı ve iki-üç arabanın farları nezaretinde aydınlanan koca karanlık bir düzlükte, filmi seyreden herkes için akılda kalacak, gerçekliğiyle tanışılacak başka bir nesne çıkabiliyor olması. Asıl zenginlik bu. Nuri Bilge’nin Anadolu’ya dair gözlemlerinin yanında bu detaylardan her birinin seyirciye cömertlikle armağan edilmesi, belki de bu filmi diğer yerli veya yabancı yapımlardan ayıran en kayda değer nokta. Tabi, yüz altmış üç dakika boyunca aralıksız sunulan görsel zenginliğin yanında.
Filmin kırılma noktasıysa hiç şüphesiz kafilenin muhtarın evinde konaklaması sırasında elektriklerin gitmesidir benim gözümde. Zira filmin gündemindeki üç temel mesele de bu kesinti sırasında çözüme kavuşuyor. Bunlardan ilki, kafilenin aradığı cesedin gömüldüğü yer. Elektrikler kesildikten, herkes köşesine çekildikten ve muhtarın kızı bir gaz lambasıyla yüzleri teker teker aydınlatarak çay (ve kola) servisi yaptıktan sonra komiser Naci ve zanlı Kenan dışarıya çıkıyorlar. Ne kafilenin geri kalanı ne de seyirci konuşulanlarla ilgili hiçbir şey bilemiyor ama geldiklerinde zanlı, maktulün yerini söylemiş oluyor. Bu diyalogla ilgili seyircinin haberdar olduğu tek nokta, Naci’nin daha sonradan anlattığı kadarıyla, Kenan’ın kendisine şiddetli muamelesine rağmen komisere çocuğunu emanet etmek istemesi oluyor.
Burada komiser ve zanlı arasında istemeden oluşan, soyut ve ana hatları silik bir baba-oğul ilişkisinden bahsedilebilir. Her ne kadar ne tematik derinliği, ne türü, ne de oyuncu seçimleri uzaktan yakından benzeşmese de Steven Spielberg’ün 2002 yapımı Catch Me If You Can filmindeki dedektif Carl Hanratty ve genç dolandırıcı Frank William Abagnale Jr. arasında geçen kovalamaca esnasında zamanla doğan baba-oğul ilişkisine benzetilebilir bu bağ. Film boyunca yer aldıkları düzlem insanî taraflarını göstermelerinin önünde bir ambargo olarak dursa da filmin insanları, üniformalarından ancak böyle sekanslarla sıyrılabiliyor. Bir açıdan, bu bile bir nimettir.
Filmin ikinci kırılma noktası ise seyircinin film başından beri yalnız olarak bellediği, ancak bu yalnızlığın ne önü ne de berisinde bir dayanak olmadığı için içten içe de bu tekliğini sorguladığı doktorun aşk hayatıyla ilgili bir ipucunun ortaya çıkması. Yanındaki savcıya muhtarın kızının güzelliğinden bahseden Doktor Cemal, bu repliğiyle hayatında kimsenin olmadığıyla ilgili, belki film için fazla magazinsel kaçacak bir ipucu vermiş oluyor. Ancak bu magazinsel detay, filmin finaline doğru hastanede eski eşiyle birlikte çekilmiş fotoğraflarına bakmasıyla birleşince bu yalnızlığa dair edinilmiş fikri bir anlamda elle tutulur kılıyor. Belki filmin finalinde bile bozulmuyor bu yalnızlık, ancak seyircinin aklında doktorun bezginliği hakkında alternatif bir yanıt olarak yer ediyor.
Bu sekans boyunca çözümlenmese de gün ışığıyla kavuşan bir diğer mesele ise savcının eşinin intihar hikayesi. Savcı, kendi eşinin kendini planlı bir biçimde öldürmesini meslekte denk geldiği alelade bir vaka olarak anlatıyor ve bunun kendisini vicdanen rahata kavuşturacağını umuyor olsa da Doktor Cemal’in bir yabancının başına geldiğini zannettiği için alelade sorduğu sorular, aslında savcının planını da alaşağı etmiş oluyor.
Filmin son kırılma noktası ise hastanede beliriyor. Zanlı Kenan’ın hastaneye getirilmesi, kendisine linç girişimi ve Naci komisere emanet ettiği gayrimeşru evladının kafasına bir taş ve yüzüne nefret dolu bir bakış fırlatmasıyla başlıyor sekans. Buradaki ilk kırılma noktası, savcının muhtarın evinde anlattığı hikayedeki kadının aslında savcının planlı şekilde intihar eden eşi oluşunun ortaya çıkması. Her ne kadar uzun aralıklarla anlatılsa da film boyunca Anadolu’nun karanlık düzlüklerini kafile ve izleyiciyle birlikte dolaşan bu hikâye, bir nevi filmin de temel taşlarından birini oluşturuyor. Doktorla savcı arasında geçen, “Zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu, savcı bey?”repliğinin yer aldığı diyalog esnasında doktorun umarsız ve rahat yorumları giderek savcının daha da sinirine dokunuyor ve bir nevi köşeye sıkıştırıyor; diyaloğun nihayetinde de savcı, “Karım… Kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor doktor!”repliğiyle seyirci için hikâyenin sonunu getiriyor.
Hastanedeki bir diğer çözülmeyse Doktor Cemal’in otopsi sırasında cinayete dair çok önemli ve verilen kararı baştan aşağı değiştirebilecek bir bulguya rastlasa da bunu öylece es geçmesi. Son sahnede seyrettiğimiz bu kararıyla Doktor Cemal de cinayetin bir ortağı oluyor. Bunu hiç kimsenin fark etmemesi ve bilmemesi, bilse bile umursamayacak olması bu suça gerçekliğinden hiçbir şey kaybettirmiyor.
Film boyunca geçen cesedin bulunma süreci, ikili ilişkiler nezaretinde ilerleyen öykü, savcının doktora anlattığı hikâye ve işlenen tüm detaylar ışığında rahatlıkla görülüyor ki filmde bozkır kültürünün temelinde yatan karanlık Nuri Bilge tarafından olgun ve gerçekçi bir perspektiften geçirilerek önce kaleme alınmış, akabinde kamera karşısında hayat bulmuş. Bazı noktalarda anlatım bu günlük yaşam gerçekliğinden kopsa da film profili için büyülü olmasa da buğulu bir gerçeklikte sürüp nihayete bağlandığı rahatlıkla söylenebilir.
BirZamanlarAnadolu’da, hikâye ve senaryosuna dair bahsedilmiş ve bahsedilebilecek tüm detayların yanı sıra, herkes tarafından konsensüse varılabilecek bir görsel zenginliğe sahip. Bu görsel zenginlik, kendisine ayrı bir parantezi hak ediyor. Film boyunca Nuri Bilge’nin çekimler sırasında her sabah set karavanlarını görüp hayrete düşmesini haklı çıkaran ışık prodüksiyonu, belki de filmin görsel anlamda bu kadar başarılı olmasını sağlayan en önemli teknik unsur. Üç saate yakın bir süre zarfında hikâyenin geçtiği devasa düzlükleri çekmek için seçilen zaman dilimleri ve ışığın insan yüzü üstündeki kullanımı da Nuri Bilge’nin, ilk filmlerinden bu yana ne kadar büyük bir yol kat ettiğinin bir başka göstergesi. Filmde gece çekimlerinin hacim ve süre olarak önemli yer kaplaması, siluet kullanımını da ister istemez hatırı sayılır bir noktaya getirmiş. Geniş açıların da özellikle cesedin bulunma sürecinde sıkça kullanılması ise seyirciye, koşturma esnasında sabrı yavaş yavaş tükenen kafile üyelerini hep birlikte seyretme şansı tanıyor.
Filmde kamera kullanımına dair dikkat çeken bir başka nokta ise hastanede, doktor ve savcı arasında geçen diyalog esnasında görülüyor. Pencereden vuran ve altın renginde, savcının yüzünde suret bulan ter damlalarını ve doktorun rahatlığını daha belirgin hâle getiren ışıkla karakterlerin psikolojik durumlarını daha da yakından yansıtıyor Nuri Bilge. Aynı zamanda seyircisine de birinci gözden duygusal değişimleri gözlemleme şansı veriyor ve bu yetkinliği, yönetmeni meslektaşları içinde özel bir sınıfa mensup kılıyor.
Son olarak, filmde değiştirmek istediğim iki detaydan bahsetmek istiyorum. Bu detayların ikisi de filmin finalinde, hastanede geçiyor. Doktor Cemal ve Savcı Nusret’in arasında geçen diyaloğun sonunda, savcı ölen kadının eşi olduğunu itiraf etmesiyle odadan çıkıyorlar ve otopsi için cesedin yanına gidene kadar konuyla ilgili/ilgisiz ağızlarından hiçbir kelime çıkmıyor. Ben bu noktayı filmin gerçekçiliğinin aksine rahatsız edici buldum. İstediği kadar kasvetli olsun, her düzleminde bu denli şiddetli bir haberi alan doktorun sükunetini korumasını makul ve olası bulmuyorum, hele ki haberi aldığı kişiyle iş gereği de olsa birlikte geçen uzun saatlerin sonunda. Doktorun geçmişini özlüyor olması, sırrını paylaşan bir savcıdan kendini soyutlamasını haklı çıkarmıyor. Doktor Cemal, benim nezdimde filmin en içten pazarlıklı insanı hiç şüphesiz.
Revize etmek istediğim bir diğer detay ise biraz daha sübjektif. Eşinin, otopsiden önce Maktul Yaşar’ın kimliğini tasdik ettiği sahnede kullandığı Türkçe ve timsah gözyaşları, yine aklımda filmle ilgili gerçekçiliği kıran iki detay olarak yer etti. Anadolu’da yaşayan bir kimse için fazla düzgün aksanı için “Olamaz mı, olabilir,” denebilir belki, ancak eşini aldattığını bildiğimiz hâlde gözyaşı döküyor olması en hafif tabirle olmasa da olurdu denecek bir hâl. Bunların haricinde otopsi teknisyeni Şakir’in esprili üslubu, hastanedeki kaotik ve sancılı atmosferi kırmak adına güzel bir alternatifti.
Anadolu, bucaksız tepe ve düzlüklerinin her köşesinde bugünün şehir hayatına alışmaya çalışan Türk insanının köklerini barındırıyor. Bu düzlükler üstünde zorbalığın, yoksulluğun, çaresizliğin hüküm sürdüğü binlerce yaşam ve hikâye belki unutuldu, belki de hala bir masal gibi anlatılıp duruyor. Nuri Bilge, ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’sında, görünüşte bu hikayelerden sadece birkaçına değiniyor gibi dursa da, bir cesedi ararmışçasına hikâyenin altını kazmaya başlayınca fark ediyorsunuz ki aslında Anadolu’nun kültüründe yatan karanlık, bu hikâyenin altından çıkıp karşınızda suret buluyor. Filmi izledikten sonra ise karşılaştığınız her manzarada Anadolu’dan — bazen karanlığından, bazen naçarlığından, bazense uzaklığından — parçalar buluyorsunuz. Bu yüzden, gerçeği avuçlarınızın içine alıp parmaklarınızın arasında ufalanarak kaybolduğunu görebileceğiniz nadir filmlerden olan Bir Zamanlar Anadolu’da’yı eğer izlemediyseniz muhakkak göz atın. Gurur duymak ve bu toprakların bu topraklardan çıkan filminin kumaşındaki desenlerde tutuklu kalmak içinse eklemem gereken hiçbir şeye gerek yok, kendiliğinden gelişecektir.
Katkıda bulunanlar

Görkem Çolak
Yazar
Eylül 1997’de İstanbul’da doğdum. Psikoloji mezunuyum. Dijital ürün tasarımı alanında çalışıyorum, okuma yazmayı öğrendiğim vakitlerden beridir öykü, deneme ve incelemeler yazıyorum. Hâlen İstanbul’da yaşıyorum.