"Artık doksanıncı dakikanın içindeyiz, sayın seyirciler… İtalyan dördüncü hakem, iki dakikalık uzatmayı gösteriyor. Çek Cumhuriyeti karşısında skor hala 1-1, bir gole ihtiyacımız var… Gelecek bir gol çeyrek final yolunda bize büyük bir avantaj sağlayacak… Şimdi Arda, Cenk kaçtı ama top onla buluşmadı… Kale vuruşu sonrası top millilerde; Selçuk, geriye oynadı. Ersan ileriye uzun bir top yolladı, topu indiren isim Burak. Hakan, Oğuzhan’a çıkarıyor. Haydi Oğuzhan! Oğuzhan’ın ortası; Burak’tan kafa! Ve top dışarıda… Son anlarda gelecek bu gole çok ihtiyacımız vardı fakat Burak pozisyonu değerlendiremedi. Ve İtalyan hakem, son düdüğü çalıyor. Çek Cumhuriyeti ile 1-1 berabere kalıp çeyrek final şansımızı zora sokuyoruz…”
İçeri girdiğimizde maçın son düdüğü yeni çalınmıştı, Servet Abi elini sinirle masaya vurdu. Masa az kalsın iki parçaya ayrılıyordu. Sinirini gözlerinden okumak zor değildi.
“Pezevenkler! İşinize gelince anca yatmayı bilin tabi. Umrunuzda mı?”
Yanına oturduk. Lafa giren Melih Abi oldu.
“Yenildiler mi abi?”
“Berabere. Buradan dönmesi güç iş. Boşuna umutlanmaya gerek yok. Neyse, siz n’aptınız?”
“N’apalım, toparlandık işte. Benim işim erken bitti; ben de Ömer’e destek çıktım. Anca bitirdik.”
Başımla onayladım.
“Maçı alsaydık iyiymiş,” dedim. Cevap veren olmadı.
Birkaç saniye hiç kimse konuşmadı. Hepimizin içine aynı hüzün, bütün yaz boyunca hiç olmadığı kadar ağır oturmuştu. Yazın son günü de bitmişti.
Servet Abi, “İyiydik lan aslında. Vallahi iyiydik. Şu yaz biraz daha uzun olsaydı…”
“Üzülme be abi… Bu yaz geçer; bir dahaki yaz gelir.” diye teskin etti onu Melih Abi.
Aynı hissiyatı paylaşıyorduk. Lunaparktaki mesaimizin, ve gelişen dostluğumuzun o yaz için son akşamıydı. Veda zamanı… Yaz bitmişti; evli evine, köylü köyüne dönecekti. Öyle ya da böyle; sadece yazları aynı lunaparkta çalışan, bu vasıtayla tanışmış ve yaz mevsiminin -dolayısıyla da lunaparktaki işlerinin- bittiği akşam, çalıştıkları lunaparkın üst sokağında bir kıraathanede, çocuklar gibi hiç gelmemesini istediğimiz ertesi günü çaresiz halde bekleyen birkaç adamdık. Acı, ama gerçek. Hepimiz Servet Abi gibi düşünüyorduk ama hakikat ve getirdiği yükümlülükler farklıydı. Öyle ya, hakikat herkese yükümlülükler getirirdi.
Birer çay söyledik. Hemen kalkmaya niyeti yoktu hiç birimizin.
“Sen şimdi n’apacaksın abi?” diye sordum.
“Bursa’ya döneceğim, başka çare mi var? Ahmet Beyle konuşacağım yarın, taksiye devam edebilir miyim, bilmiyorum. Bıktım be oğlum, vallahi bıktım.”
Ahmet Bey, Servet Abi’nin işvereni. Yıllarca çalıştığı taksi durağının da sahibi. Babadan varlıklı, hayatını rahatça, memuriyetle oyalanarak geçirmiş birisi. Başımı Melih Abi’ye çevirdim.
“Peki sen, abi?”
“Valla bilmiyorum ki Ömer,” derin bir nefes çekti az evvel yaktığı sigarasından, “İstanbul’da bana ekmek yok. Bunu anladım, geç oldu ama anladım.”
Güldü, ben de güldüm. Servet Abi kıraathanenin camındaki yansımamıza dalıp gitmiş, bizi duymaz olmuştu. Melih Abi sigarasının son nefesini daha bir kuvvetli çekti. Genç yaşında seyrelmiş saçlarının üstünden yükseldi üflediği duman. Son dalını da az evvel parmağına geçirdiği paketi buruşturup masanın üstüne bıraktı.
Zayıftan bir adamdı Melih Abi, pek boylu da değildi. Üstünde pek farklı bir kıyafet görmek mümkün değildi fakat pislikten de hiç hoşlanmazdı. Yerli yersiz söylenen laflardan da öyle. Güzel dert dinlerdi. Çok sigara içerdi bir de. Kendini bildi bileli içermiş bu mereti. Yaz başında sormuştum. İçmeyip de n’apsın? Yirmisinde evlendirilmiş, ekmek aslanın ağzında diye İstanbul’a sepetlenmiş bir herif. Evlendiği kızcağızı da ilk defa nikah masasında görmüş. Delikanlı çağındaki Melih önde, kızcağız arkada düşmüşler yola. İstanbul belasının ta içine. Gece dememiş, gündüz saymamış çalışmış Melih Abi. Yılları böyle, sigarasının ucunda tüttüre tüttüre, bir kez yoruldum diyemeden, şikayet edemeden tüketmiş. Bir gün gelmiş, daha dünkü körpe kızcağız Makbule, “Ben,” demiş, “Ben uyandım artık, özgürlüklerim var. Bu evde daha fazla durmayacağım.” O anda basmış kahkahayı Melih Abi, öyle anlatıyor. Gülmeyi pek sever zaten. “Aferin kız sana,” demiş. “Ben it gibi çalışırken boş durmamış, nasıl şehirli olunur onu öğrenmişsin. Aferin!” Hiç itiraz etmemiş bu ayrılma meselesine, nedendir bilmem. Ayrılmışlar. Birkaç sene sonra almış Makbule’nin şehirli bir işadamıyla evliliğinin haberini. Sonra da İstanbul’da kalmamış. Ankara’da babasının bir arkadaşının vasıtasıyla Kızılay’da bir büfede çalışmaya başlamış. Yazları lunaparka, mısır satmaya gelmeye başlamış dört sene kadar önce. İşte o sene, tam da benim babamın öldüğü sene. Babamın ölümünden iki ay sonra, ne yol ne iz bilir halde bir yaz bu lunaparka, mısır satmaya gelmiş. Ne iş ama! Yıllar sonra hayatında hemen herkesten önemli olacak; abin, dostun, baban olacak bir adamdan belki en ihtiyacın olduğu zamanlarda haberin bile olmayabiliyor. Ve kimseye bunun için kızamıyorsun. Hayat garip. Her neyse, sonraları da kışları Ankara, yazları Balıkesir bir başına dönüp durmuş. Elinden her türlü iş gelir, şimdinin okumuşlarına bile taş çıkartır. Bir de yüzünün çizgilerinde, bakışlarının ta içinde sakladığı bir hüznü vardır, vakit gece oldu mu o hüzün gün gibi ortaya çıkar. Bir sigara yakar, bir tane daha… Olur olmaz güler sonra, bir sebep bile aramaz. Böyle bir adamdır Melih Abi; dimdik, çınar gibi.
“Kalkalım mı artık abiler?” dedim çekinerek.
“Oo, saat on biri bulmuş. Kalkmak lazım, çocuk haklı.” dedi Servet Abi. İri bedenini güçlükle sandalyeden kaldırdı, Melih Abi ve ben de onunla birlikte kalktık. Masaya birkaç bozukluk bıraktı Servet Abi. Tam kapıdan çıkmadan önce, televizyonda üç adam maçı yorumlamaya devam ediyordu. Yorumculardan yaşlı olanının ağzından çıkan bir cümleyi belli belirsiz duyabildim: “Bu beraberlik tur şansını ciddi manada zora soktu.”
Kıraathanenin kapısından önümüzde serilmiş sokağa çıktığımız anda, hafifçe esen rüzgar yüzümüze çarptı. Yerlere döşenmiş Arnavut kaldırımı üstünde yürümeye başladık. Adımlarımız hevessiz, ritimden uzak ve içimiz sanki buz kesmiş, duygularımız belli belirsizdi.
Laf olsun diye, “Şimdi turnuvayı kazanma şansımız kalmadı mı?” dedim. Soruyu futbolla bariz en ilgili olanımız, Servet Abi havada kaptı. Agresif adamdır Servet Abi, küheylan gibidir zaten. Gençliğinde pehlivanlık yapmış; Kırkpınar’da bile güreşmiş. Yine hiddetlendi.
“Bitiş düdüğünü duydun. İhtimal kalmadı da değil de… Bu pezevenkler böyle topa bastıkça bırak turu, bizden bir bok olmaz!”
Başımı salladım. Söyleyecek başka bir laf bulmak için zihnimi çalıştırmaya uğraşıyor, bulamıyordum. Zaten hep böyle olur, dünya üzerinde var olan her canlıdan daha farklı bir kadının karşısında, kritik bir karar anında, bir vedanın hemen evvelinde, ne olursa olsun bir şeyler söylemesi gereken hemen her yerde insanın aklı böyle tutulur; hiçbir şey düşünemez olur. Bir vedanın eşiğine doğru adımlarımız bizi götürürken yine söyleyecek laf bulamıyordum. Ne desem boştu, gerçeğin önüne geçip “dur!” demek için çok çelimsizdi kollarım ve çok cılızdı sesim. Bunu kabul etmek gerekiyordu. Kabul etmek, bir an için bile olsa sızıyı dindiriyordu. O anda sessizliği Melih Abi bozdu. Yüzünde halihazırda yer alan ama bu sefer sesine ve tüm hislerine de yayılan hüznünü gizlemeye çalışarak,
“Olsun be, bir dahaki yaz gene buradayız. Hiç olmazsa, yazları buradayız.”
Öyleydi. İç çektik. O lafın ardından hiçbir şey söylemedik. Yürümeye devam ettik. Bir dahaki yazı sabırla bekleyeceğimizi, benim okula devam edeceğimi, Melih Abinin Ankara’ya, büfeye döneceğini, Servet Abinin de bir şekilde başının çaresine bakacağını hepimiz zaten biliyorduk. Melih Abinin o cümlesinden sonra bir daha anımsadık, iyi oldu. Umutsuzluğu böyle; güzel günlerin hayalini tekrar tekrar, üstüne basa basa, yüksek sesle söyleye söyleye def etmek, en azından denemek en güzeliydi.
Servet Abi’nin doksan altı model Renault Toros’una varmamıza pek de bir yol kalmamıştı. Saat 12’yi devirmiş, artık yaz bitmişti. Hava serinledi, rüzgar sanki bize sonbaharın haberini veriyor gibiydi. Tek kolunda park etmiş arabaların dizildiği sokaklarda, bizim haricimizde bir insan evladı daha yoktu. Sokak lambalarının tam altından geçerken paçalarımıza toplanan gölgelerimiz, lambalardan uzaklaştıkça gözlerimizin tam önünde büyüyordu.
“Sahi ya, sormadık; Sen n’apacaksın Ömer?”
“Okula devam abi. Ne olsun? Başka çare yok.”
Melih Abi güldü.
“Olması mı lazım oğlum? Çareleri bol mu buldun, bana bir tanesi rastlasaydı şu an nerelerdeydim…”
“Okumayıp n’apacaksın oğlum? Görmüyor musun halimizi?” diye çıkıştı Servet Abi.
“Ne varmış halinizde abi? Sanıyor musun ki diploma insana bir halt katıyor? Aynı kaldırımlardan yürümüyor muyuz? Okuyorsam kendim için değil elbet. Şurada üç ay ne için çalıştıysam onun için. Bana ne yoksa! Umrumda mı olur? Şu üç ayı bana geri verebilecek bir diploma mı var yeryüzünde? Hiç. Vereceği koca bir hiç. Sezonun finalini yaptık işte; son düdük çaldı, son devre bitti. Herkes evine gidecek şimdi. Ee’si? Ee’si yok…”
Lafa devam etmek istemedim. Diyeceğim vardı daha fakat sustum.
Servet Abi de bir şey diyecekti, vazgeçti.
Yine bir sessizlik oldu. Sessizliği bozansa yine Melih Abi’ydi.
“Hayat da sahiden futbol gibi be,” dedi, “O bitiş düdüğü çaldığı anda, istersen kırk kaplan gücünde ol, elinde ne varsa içine atıyorsun. Düşüyorsun yola, tek çare kalıyor sana; bir dahaki sezonu beklemek.”
Bu lafın hemen üstüne bir şey dememize fırsat olmadan, Servet Abi’nin telefonu Melih Abinin akıbetimizi belki de en güzel özetleyebilecek sözünü mavzer mermisi gibi yararak çalmaya başladı. Arayan işvereni memur emeklisi Ahmet Beydi. Biz de Servet Abi’yle birlikte konuşmaya kulak kesildik.
“Alo… Aleyküm selam, aleyküm selam abi. Nasılsın? Sağ ol, sağ ol… Ben de seni arayacaktım yarın. Nasıl? Ne konuda konuşmamız lazım abi? Dinliyorum abi… Evet… Hangi fabrikanın servisi? Almanya mı? Mevsimlik mi? Tam zamanlı ha… Nereden çıktı abi bu şimdi? Anladım… Benim durumumu biliyorsun ama abi; yazın lunapark vardı… Biliyorum abi. Elde yok avuçta yok; öyle sürekli gidip gelmesi, o zaten mümkün değil… Hay Allah… Ne mi diyorum? Sundukları şartları çok iyi, ama… Bilemiyorum. Öyle mi diyorsun abi? Tabii ya, direksiyon sallamaktan şaftım kaydı abi, ne diyorsun. İnsan gibi yaşamayı kim istemez? Yarın Ankara’ya döneceğim, ertesi günü görüşelim mi? Peki abi, Allah’a emanet… Eyvallah.”
Servet Abi telefonu kapattı. Hiç kimse konuşmuyordu. Sokak, birkaç dakika öncesine kadar ciyaklayan kedilerin de kafalarını kendi deliklerine sokmasıyla tam anlamıyla sessizliğe büründü. Servet Abi yere, biz de Servet Abi’ye bakıyorduk. Birimiz de çıkıp, “N’olacak abi şimdi?” diyemedik. Hayat ve getirdiklerinin Servet Abi’yi çektiği yer belliydi. Hepimizden büyüktü, hepimizden tecrübeliydi. Laf etmedik. Edemedik.
Adımlarımızı sürdürdük. Bu sefer daha hızlı, daha özensizlerdi. Ne önemi vardı? Az evvel Servet Abi’ye gelen telefondan sonra hiçbir şey düşünemez olmuştum. On dakika öncesine kadar gelecek yazla ilgili kurduğumuz düşler şimdi tuzla buz olmuştu. Nihayet Servet Abi’nin Toros’una vardığımızda, sarıldık. Tek kelime etmeden sayfalar dolusu şey anlattık birbirimize. Hayatımın tanımlayamayacağım sayılı anlarındandı. Babamı kaybettiğimi öğrendiğim an gibiydi, bir şey hissetmedim. Hiçbir şey. İçimde kuru, bembeyaz bir düzlüğe bir toplu iğne düştü sanki. Babam yerine koyduğum iki insandan birisini yıllarca göremeyecektim. Artık lunaparkın şalterleri indirilmiş, tüm ışıkları söndürülmüştü. Eski pehlivan yeni gurbet yolcusu Servet Gam, Toros’unun ön koltuğuna zar zor sığdı. Kapısını yavaşça, sanki kapatmaya derman bulamamış gibi çekti kendine. Arabanın farları yandı, sokağın sağ kolunda park etmiş arabaların yanından süzülüp gitmeye başladığı anda doksan altı model Toros’tan tek ve kesin bir korna sesi geldi. Belki lunaparktaki cansız oyuncaklar ve çoktan dağılmış aileler duymadı, ama yirmi birinde bir gencin düşlerinin, varlığı bile meçhul ‘önümüzdeki sezonlara’ bırakmaya fazlasıyla yetti.
Katkıda bulunanlar

Görkem Çolak
Yazar
Eylül 1997’de İstanbul’da doğdum. Psikoloji mezunuyum. Dijital ürün tasarımı alanında çalışıyorum, okuma yazmayı öğrendiğim vakitlerden beridir öykü, deneme ve incelemeler yazıyorum. Hâlen İstanbul’da yaşıyorum.