Bir cam şişenin peşinde

Bir cam şişenin peşinde

Bir cam şişenin peşinde

Bir cam şişenin peşinde

Görkem Çolak

Öykü

13 Nisan 2018

14 dakikalık okuma

14 dakikalık okuma

Öteki teknoloji fuarlarında olduğu gibi kazanan projenin sahibi öğrencilere teşvik parası, üniversiteye yerleşirken ek puan kolaylığı gibi ödüller verilecekti. Rekabet büyük, kalan zaman tükenmekteydi.

Mıknatıssız pusula

Mıknatıssız pusula

Mıknatıssız pusula

Mıknatıssız pusula

Ocak ayına tutunmuş huysuz soğuğun, kendisini şehrin tepesine çökmeye hazırladığı günlerden biriydi. Birkaç gündür alışılmış olanın çok üstünde bir yoğunluk hakimdi sahil şeridinde kalan ufak kentin sokaklarına. Ortaokul ve liseler sömestr tatiline gireli birkaç gün olmuş ve kentin belki en büyük bakir arazisi, pazar alanı, bir hafta sürecek bilim ve teknoloji fuarına ayrılmıştı. Yoğunluktaki majör rol, bu fuara aitti. Bu misafir kalabalığı, kent sakinlerinden kimisini rahatsız ederken, kimisinde de belli belirsiz bir mutluluğa sebep olmuştu. Ne ki, “burada da bir şeyler oluyor herhalde yav,” düşüncesinin ittiği yüzeysel bir sevinç halinden ibaretti bu. Yine de büyük şehirlerde inşa edilen havalimanı ve köprülerden sebep mutlu olmak furyasının yanında, her halükarda daha rasyonel kalıyordu bu memnuniyet. Kentteki büyük pazar alanının yerini bir hafta için işgal eden fuar çadırı, gün içinde sürekli bir sirkülasyona da ev sahipliği yapıyordu. Öğrenci, öğretmen ve okul idarecilerinden oluşan kafileler farklı firmalara ait koca tur otobüsleriyle taşınıyor ve bu otobüsler, peşi sıra fuar alanının otopark için ayrılan asfalt düzlüğüne girip çıkıyor; devinim akşam saatlerine kadar bir an bile eksik olmuyordu. Şehrin yerlileri de pek sık olmasa bile koca alanda nelerin döndüğünü merak edip fuara iştirak etmekteydi. Nitekim şöyle bir göz attıktan sonra sıkılıp çıkıyorlardı. Bu kalabalığın içinde birer figüran gibilerdi kent sakinleri; başrol, tahmin edileceği üzere proje sahiplerinindi.
Kurulan devasa çadırda okulların gönderdiği projeler sergileniyor, ufak tefek robotlar kendilerine ayrılan camekanların içinde turlar atıyor, orman ve şehir maketlerinin etrafında muhakkak insan birikintileri oluyordu. Memlekette bilime gösterilen ilginin, pamukta fasulye yetiştiriciliğinden ibaret olmadığını görenlerse haklı bir gururla gerim gerim geriliyorlardı. Memleketi iyi edecek olan mürşit, hiç şüphesiz, bilimdi. Bu da organizasyona gösterilen özeni başka bir boyuta taşıyordu. Oluşuma kaotik bir disiplin hakimdi dolayısıyla. Fuarda düzensizliğe yer yoktu, her projenin üzerinde gönderen okulun ismi ve şehri yazılıydı. Tüm öğrencilere de çadıra girmeden evvel hal ve hareketleriyle ilgili gerekli komutlar verilmişti; kafileden ayrılmak, camekanlara dokunmak yasaktı çünkü cam parmak izi tutuyordu, gruptan ayrılmak ve yemek saatlerinin haricinde dışardan alışveriş yapmak da yasaktı. Bu son kurala ne kadar uyulduğu ayrı bir tartışma konusu tabii. Yine de yeri geliyor, tuvalete bile öğretmenler nezaretinde gidiliyordu. Tabii, gözlüklü fen liseliler, şehirlerine döndüklerinde, tüm bu olan biteni bu kuralların nezaretinde değil, en az kırk kişilik sınıflarından özenle seçilip fuar yolunu tutmanın verdiği iddialı statünün idrakinde ballandırarak, abartarak anlatacaktı. Seçilmemiş olan ötekiler kendilerine özenmeliydi, o ötekilerin gözünde farklı olmalıydılar. Bu nüans çok önemliydi onlar için, o yüzden de koyulmuş bütün dandik kurallara sabırla uyuyorlardı. Her ne kadar Elon Musk gibi karşılanmayı bekleseler de zaten şehirlerine döndüklerinde bekledikleri fuarı anlatacaklardı, karşılaştıklarını değil; sınıftakilerin gözündeyse Elon Musk olacaklardı, sünepe bir liseli değil.
Dinmek bilmeyen yoğunluğun içinde günler, hemen hiç kimsenin farkında olmadığı bir süratle geçiyor, suratlardaki heyecanın kontrastı, yarışmaya doğru artıyordu. Fuarın ilk günlerinde ortalıkta dolaşan ortaokul öğrencileri, büluğ çağının getirdiği nihai sıkkınlık ve boş bakışlarla projeleri seyretmiş; sonrasında öğretmenleri gözetiminde geldikleri geziden dönmüşler ve fuar alanı fen liselilere kalmıştı. Bitmesine iki gün kalmış olsa da bilim ve teknoloji fuarı, belediyenin yıl sonunda paraya acımayıp kuşe kâğıda bastıracağı ‘yılın sosyal etkinlikleri’ temalı broşürde ilk sayfalardaki yerini çoktan garantilemişti.
Fuar alanının çevresinde konuşlanan esnaf da bilim ve teknoloji panayırından ziyadesiyle memnundu. Bilimin genç beyinleri bir araya toplaması ve bu genç beyinlerin fuarda acıkıp kafileler halinde tantuni, lahmacun ve kebap başta olmak üzere envaiçeşit yemeği lokantaları dolup taşırarak yemesi esnafın da keyfini yerine getiriyor; geleceğe umutla bakmalarına sebep oluyordu. Lokantalar şöyle dursun, tatlıcı ve közde kahvecilerin bile yüzü gülüyordu. Şehrin meşhur olmuş lezzetlerinin tadına bakmadan dönmüyordu insanlar. Ne saadet. Her ne kadar, kurumsal olma konusunda sıkıntılar yaşayan mekânların sipariş bolluğundan ötürü ürün kalitesini düşürmesi, kafilelerin “O kadar da değilmiş ya, bizim ordaki de aynısı,” düşüncesini fısıltıyla dile getirerek mekânlardan ayrılmalarına sebep olsa da fuarın başından beri günlük cirolar katlanıyordu. Kaldı ki, fen liselilerin hocalarından gizli sigara içmesi için de büyük fırsattı gün ortası yemekleri. Tuvalete diye çıktıktan sonra lokantanın görmeyeceği köşe noktaları belirleyip, bir dakikadan az sürede körükleyerek bitiriyorlardı sigaralarını genç beyinler. Sonra da gidip kutu sakızlardan, bisküvilerden filan alıyorlardı. Büfelerin fuardan memnuniyeti de kasada duran bıyıklı, hantal adamların suratlarından belliydi. Yaklaşık bir haftadır sattıkları sigaranın, sakızın, çikolatanın, kekin haddi hesabı yoktu. Gün ortası saatlerinde kentsviç kartonlarını ardı ardına açtıkları bile oluyordu. Öğrenci takımı genellikle paketlerini kemerlerinin altına saklaması daha kolay olduğu için slim sigaraları tercih ediyordu. Akşam olup da kaldıkları otelde odalarına geçtiklerinde de cama çıkıp ziftleniyorlardı. Aralarından bazı cevvaller, tuvalette sigara içme keyfinden bile mahrum kalmıyordu. Odalarını da bütün gece havalandırıyorlardı, sabahın köründe rengi atmış ekose takım elbisesiyle fizik öğretmenlerinin odalarına ani bir giriş yapması her öğrenci için potansiyel bir tehlikeydi. Bir haftalık süre zarfı boyunca her gün saat yedi buçukta kalkıp hazırlanıyor ve yarım saat içinde otellerinin lobisinde oluyorlardı. Takip eden süre zarfında da kahvaltı yapıyor ve saat on birde açılacak fuarı bekliyorlardı. Hiç kuşkusuz, geleceğin atom fizikçilerinin, silikon vadisi cevherlerinin görmekten hoşnut olmadığı bir muameleydi. Yine de ilim irfan meseleleri disiplinsizliğe gelmezdi.
Bir haftalık teknoloji fuarının hiç şüphesiz en büyük ilgi odağı, yılın projesinin seçimi, fuarın son günü yapılacaktı. Öteki teknoloji fuarlarında olduğu gibi kazanan projenin sahibi öğrencilere teşvik parası, üniversiteye yerleşirken ek puan kolaylığı gibi ödüller verilecekti. Rekabet büyük, kalan zaman tükenmekteydi. Bir haftadır devasa çadırın içinde rakiplerinin projelerini inceleyen adaylar, takım arkadaşlarına kendi projelerinin çok daha iyi olduğunu fısıldayıp duruyordu. Fuarın son günlerine doğru ortaokul öğrencileri gibi halk sakinleri de pek görünmemeye başladı. Eski pazar ve yeni fuar alanı, artık tam anlamıyla ödüllerini almak için sabırsızlanan genç beyinlerindi.

Bir oda, bir saat sesi

Bir oda, bir saat sesi

Bir oda, bir saat sesi

Bir oda, bir saat sesi

Bir ıssız gece vakti uzadıkça uzayıp yol ayrımına çıkan sarp yokuşun sonunda bir köpek. Yeryüzü uykuda. Yola nereden düştüğü belirsiz, yokuşun eğimiyle yuvarlanıp giden camdan bir şişeyi seyrediyor. Sıska, uzun bir bira şişesini. Az evvel geçen çöp kamyonundan düşmüş olacak şişe; şansı yaver gitmiş de kırılmamış, yuvarlanıp duruyor. Köpeğin içinden, karanlıkta başı gözükmeyen yokuş boyunca bira şişesini kovalamak geçiyor, nihayetinde de yakalamak… nedensizce duraksıyor önce. Hiçbir esprisi yok ıssız gece vakitlerinin, nefes alan her canlı için koyu renkle çizdiği bir yalnızlık var. Tek başına köpek, uyumuyor. Bütün ahlaki değerler bir oya göre belirleniyor, geceyse dipsiz bir kavanoz. Köpek önce duraksıyor; kara gözlerini dikiyor ve anbean seyrediyor şişeyi, yuvarlanırken çıkardığı sesi dinliyor, küsuratı bitmeyen sayılar gibi bir şırrrrr sesi… uzayıp gecenin sessizliğini delerek sonsuzluğa doğru gidiyor. Bakınıyor köpek önce, kendisini durdurmak için bir sebep arıyor. Bulduğu tek şey, ıssızlık. Yokuş aşağı koşmaya başlıyor ardından, iki yanında tek tük binalar konuşlanan yokuşta bir şişenin şırıltısı, bir de temposu hızla yükselen pati sesleri… yakaladı yakalayacak, birkaç adım daha… derken bir çift far, çatallanan yolu saliseler içinde tarayıp yönünü değiştiriyor ve yokuşa doğru yönelip bütün karanlığı ortasından yarıyor; çatallanan yoldan, yokuşa son sürat giren bir araba. Arka tekerleklerin yanından sıyrılıyor ve yuvarlanmaya devam ediyor şişe, koca bir metal kasayla göz göze geliyor köpek, o an gözleri hiçbir şey görmüyor ışıktan. Yine saliseler içinde kocaman bir gürültü, kocaman bir çarpışma… gözlerini aniden açıyor köpek, uyandığında çöplükte. Bir rüya, basit bir rüya. Kafasını kaldırıyor, yanı başında bir cam şişe, kesif bir koku sızıyor şişeden. Sağ ön patisiyle kuvvetlice iteliyor şişeyi köpek, uzaklaştırıyor. Etrafında düzensiz bir nizamla yatan öteki köpeklere bakıyor, kafasını devirip yeniden uykuya dalıyor. Rüya ve kararları seçmek mümkün değil. Dipsiz bir kavanozda kayboluyorlar; gecenin derininde bir başka yolculuğa çıkıyorlar.

Devasa çadırın zeminine serilmiş kırmızı halıların üzerinde dolaşan yüzlerce öğrenci ve öğretmenin içinde pek çok heyecanlı, sabırsız sima görülüyordu fakat aralarında bir tanesinin beklenti ve vizyonu, kalan herkesinkinden çok daha başka bir boyuttaydı. Projelerine danışmanlık yaptığı beş öğrencisiyle birlikte İzmir’den gelen yirmi sekiz senelik fizik öğretmeni Ali Abbas Bey, yarışmaya katıldıkları projelerine derinden bir güven içerisindeydi. Kaldı ki, bu fuara dördüncü kez katılıyordu. Daha önceleri beraberinde getirdiği öğrencileri çoktan mezun olmuş, dokuz-beş çalışma hayatına atılmış hatta çoluk çocuğa bile karışmışlardı. Fuarın ev sahipliği yaptı otuz beş okul içinde kendisi gibi bir veteran daha bulmak zordu. Her defasında ucundan, kıyısından kaçırdığı birinciliğe artık erişmek istiyordu Ali Abbas Hoca. İnsan bir şeye ulaşmayı gerçekten arzu ettiğinde, o şeyi elinden almak isteyenlere karşı ne denli mesnetsiz bir coşkuyla tepki vereceğini ve bu tepkinin nelere sebep olacağını bilemiyor. Ali Abbas Bey de yaşayacaklarından habersizdi, daha doğrusu bu konu üzerine düşünmemeyi tercih ediyordu. Düşünmeyi ve odaklanmayı tercih ettiği tek konu, artık çoktan kişisel bir tatmin noktası haline getirdiği fuar birinciliği idealiydi. Ötesi ve berisi yoktu onun için, sadece hatırlanma isteğinin onu götürdüğü yegâne hayal, tek çıkış yolu vardı. İster on yaşında bir piç kurusu, isterse altmışına merdiven dayamış ve hayatını çoktan rutin düzenine oturtmuş bir öğretmen olsun; hayal kurmak insanın kendini tatmin etmesi için hep başucunda kalacaktı. Ali Abbas Bey, ısırıp durduğu dudaklarını -ara sıra boyadığı- simsiyah, gür pos bıyıklarının altına saklıyor, büyük coşkusunu öğrencilerinden bile gizliyordu ama artık sabrı kalmamıştı. Yarışmanın son gününe, bir balkon misali yukardan bakan akşama çıkmışlardı artık.
Fuarın son günü, daha da önemlisi en iyi projenin seçileceği gün, Ali Abbas Bey uyandığında güneş bile doğmamıştı daha. Tek başına kaldığı odasının sessizliği bile batıyordu artık ruhuna. Aldığı nefesleri verirken, havanın boğazına çarpıp geçişini bile hissediyordu. Stresliydi. Nasıl olmasındı, daha fuar bile başlamadan beraberinde getirdiği beş öğrencisinin bütün gerekli belgelerini erkenden teslim etmişti idareye. Günler öncesinden. Disiplinsizliğe yer yoktu Ali Abbas Bey’in lügatinde, hele ki bu konuda. Ne kadar etik olduğu tartışılır ama içten içe kurşun askerleri olarak görüyordu yanındaki beş öğrencisini. Daha doğrusu, kendisini defalarca şansını denediği fuarda hedefine erişmek adına kullandığı birer değnekti öğrencileri. Öğrencileriyle hiç istemeden kurduğu birebir diyaloglar ve gönülsüzce üstlendiği babacan hoca rolünü bile çekilir kılıyordu içindeki başarı arzusu. Sıradan olanla yetinmeye razı değildi, kendi varlığını kanıtlamakla yükümlüydü. Kendisini bir savaşın içindeymiş gibi hissediyordu ve kalesini korumakla mükellefti. Savaşta da aşkta da her şey mubahtı ve bu meselenin içinde her ikisi de mevcuttu. En azından, geceleri kafasını yastığa koyduğunda uyumasına müsaade etmesi için vicdanının karşısına bu argümanla çıkıyordu. Vicdanını sustursa bile sabırsızlığı, var olma hissiyatına düşkünlüğü, mağlubiyet korkusuna sinmiş başarı açlığı ve daha nicesi, hocayı uyutmamak için hayli hayli yeterliydi.
Dakikalarca odanın alçak tavanını seyretti hoca. Gözlerini kapatıp ovuşturdukça kaynağını bilmediği farklı desenlerde soyut ışık huzmeleri üstüne doğru geliyordu. Çocukluğunu hatırladı. Çocukluğundan bu yana kendisiyle kalan üç beş hatıradan biriydi bu ışık huzmeleri. Huzmelerden sıkılınca gözlerini açıp yatağında doğruldu. Komodinine uzanıp saatine baktı, sabaha karşı yediye geliyordu. Battaniye ve yorganını attı üzerinden, ayağa kalkıp odası boyunca dolaşmaya başladı. Kahverengi takım elbisesinden başka bir şey giyeceğini duysa inanmayacak öğrencileri, açık keten rengi şalvarı andıran pijamalarını görse ne kadar gülerlerdi, farkında bile değildi. Ne düşündüğünün idrakinde değildi Ali Abbas Hoca. Düşünceler ve hissiyatlar, kafasının içinde, yüksek sıcaklığa maruz kalmış gibi erimeye yüz tutmuşlar, kimliklerini kaybetmeye ve birbirlerine karışmaya başlamışlardı. Bunun önüne geçememekse oldukça huzursuz ediciydi. Bir haftadır hemen hemen her şey huzursuzluk veriyordu; fuar alanının iflah olmaz gürültüsü, odasının yıkanmamaktan rengi sararmış perdeleri, lokantaların pisliği ve geçmek bilmeyen saatler, günler… yeryüzünde bir hacme sahip olup da varlığına çarpan hemen her cisimden rahatsız oluyordu Ali Abbas Bey. Her biri ufak toplu iğneler gibi eşzamanlı olarak batıyordu vücuduna. İyi veya kötü, bütün beklentilerinin sonuçlanmasına saatler kalmıştı, bunu düşündü uzun uzun. Sıska vücudunun kasıntısını gevşetmeye yetmese de bir süre için bütün düşünceleri görmezden gelmesine yardımcı olmuştu bu gerçek. Gerçek. Evet, gerçek; ihtiyacı duyduğuydu gerçek. Yorganın altında sıcaktan bunaldı. Sol ayağını yorganın dışına attı, keten rengi pijamalarının kollarını dirseklerine kadar sıyırdı ama fayda etmedi. Son çare, pencereyi açmak için ayağa kalktı.
Pencerelerden uzak durmaya çalışıyordu. Sigarayı bırakalı geçen zamanın dokuz seneye yaklaştığından bihaber olsa da, daha doğrusu bu konulara artık pek kafa yormasa da canı her gün içten içe tütün çekiyordu. Bunun da farkındaydı ve kendisine tütünün kokusunu hatırlatacak pencere kenarlarından bile olabildiğince uzak duruyordu. Ne ki, fuar alanının etrafında yemek yerken öğrencileri tuvalete diye sigara içmeye çıkıp döndüğünde, hiçbirinin üstüne başına sinen kokuyu almıyordu. İlginç, antika bir adamdı Ali Abbas Bey. Pencereyi açmak için ayaklandı, ayağına geçirdiği plastik terlikler ve şıkırdamalarının eşliğinde birkaç adım attı. Perde ve güneşliğini sıyırdığında, gece kendisi uyurken yağan yağmurdan kalan su birikintilerini fark etti. Aklından, yağmurlu günlerin hafızasında yer etmiş anıları geçmeye başladı, ölmeden hemen evvel göz önünden geçtiği rivayet edilen film şeridi misali.
Yağmur yağdığında, sokaklarda yürüyen herkesin üstüne anlamsız bir acele de iner gökten düşen damlalarla birlikte. Yürümeler koşturmalara dönüşür, meydanlar ıssızlaşır, yolculuklar daha bir tatlı olur. İnsanlar, elleriyle yok ettikleri samimiyetlerini sıkış tıkış geçirdikleri bu zamanlarda arar. Yağmurlu günler iyi bir illüzyondur içten duygularla hasret gidermek için. Pek de şaşılmayacak biçimde Ali Abbas Bey de hatıralarını özlem ve samimiyetle hatırlıyordu. Üniversite günlerini, kafasında rafa kaldırdığı antika fizik projelerini ve şimdilerde dünyanın birbirinden bihaber bölgelerine dağılmış bir avuç arkadaşını düşündü. Ardından da gençliğinde bıraktığı aşklarını ve İzmir’de yollarını bekleyen eşi Firdevs Hanım’ı. Fırtınalı denizleri aşıp sakin bir limanda mola vermek için durmuş, ancak bir daha denize açılmayı göze alamamış ve liman kentine yerleşmiş bir kaptan gibi hissetti bir an için. Korkuya bulaşmış bir yarım huzur. İzmir’e tayini çıkmadan evvel görev yaptığı doğu şehirlerini, öğrenci ve mezunlarının hemen hepsinin aksine pek de güzel hatırlamadığı, bilakis yüreğini karartan Boğaziçi’ndeki öğrencilik günlerini filan andıkça, hayat yolculuğunda kat ettiği yolun uzunluğunu daha da derinden fark etti. Hayli uzun süredir hayattaydı ve yaşamının milenyumla kazandığı sürat korkutucuydu. Belki bu yüzden teknolojiden nefret ediyordu, sosyal medya gibi ıvır zıvırlarınsa adını bilmek bile yeterliydi hoca için. Kullandığı tuşlu telefonu en son ne zaman şarj ettiğini unutacak kadar uzaktı yaşadığı yüzyıla adını veren mecradan. Bir deyişle, direniyordu yaşadığı çağın kalabalıklara karışma baskısına. Öğrenme ve öğretme gayesinden uzaklaşan eğitim ve yetiştirme düzenine karşı da direniyordu. Ali Abbas Hoca’nın fuardaki başarı arzusunda en büyük rolü, bu direncinden duyduğu yorgunluk oynuyordu. Cehalete direnç, yapılan hatalara direnç, teknolojiye, sigarasızlığa, yaşamaya direnç… Gayreti bir şeylere değsin istiyordu artık. Seçme lüksü yoktu. Varlığını armağan ettiği idealler ruhuna ağırlık yaptıkça, giderek daha da bağlandı fuarlar ve son gün yarışmalarına. İçten içe farkındaydı, insanoğlunun niteliğini beygir gibi yarıştırarak ölçmek manasızdı ama katiyen daha iyi bir seçeneği olmamıştı. Boğaziçi’ndeyken iki sene aynı evde kaldığı Saffet gibi akademisyen olup okulda kalabilir veya kendisinden üç yaş küçük biraderi gibi dandik bir üniversitenin herhangi bir bölümünü bitirip yaşam koçluğu yapabilirdi. Üstelik caka bile satabilirdi bu koçluk mertebesiyle. İyi de para kazanırdı. İstemedi, yine olsa yine istemezdi. Bitmek bilmeyen bahçe nöbetleri ve sancılı ay sonu hesaplamalarına rağmen seviyordu öğretmenliği. Öğretmek her koşulda kutsaldı, bazen yeterli gelmiyordu sadece. Belki de belli bir yaşı geçtikten sonra giriştiği, geriye dönüp baktığında tutunacak gerçek bir hatıra arayışından doğuyordu bu yetinmezlik. Bu gibi düşüncelerle dolanıp durdu Ali Abbas Bey tek göz otel odasının içinde. Bir ara gözü penceresinin baktığı yokuşta yuvarlanan bir şeye takıldı, silik bir karaltının peşinden koşturan, cılız bir şeye. Görüş alanından çıkana kadar takip etti kovalamacayı. Ne olduğunu anlayamadı, anlaması için vakit henüz çok erkendi. Yatağına geri döndü. Gün doğuyordu.

Epigram ya da benden sonra mutluluk

Epigram ya da benden sonra mutluluk

Epigram ya da benden sonra mutluluk

Epigram ya da benden sonra mutluluk

Bir otobüs yolculuğu sırasında bariyerler, çimento fabrikaları, dinlenme tesisleri ve yolun kesikli beyaz şeritleri nasıl akarsa öyle süratli, anlamdan yoksun bir aceleyle aktı günler. Yaş düşmeyeli seneler olmuş yüzler buruşup da öyle kalalı, yaprak görmemiş toprak yolların üstüne asfalt döküleli, insanoğlu yağmurlu günlere güneşliklerini çekeli yıllar geçti. Modern olan her ne varsa büyükçe bir kaba doldu, post modern çağa döküldü. Dostluklar ve kitaplar, akıl alır bir başlangıç ve finale sahip olma yükümlülüğünden kurtuldu böylece. Dönme dolaplar lunaparklardan, eski fotoğraflar çerçevelerinden çıkıp sokaklarda ve ekranların ardında dolaşmaya başladı. Modern olan metaların dolup taştığı büyükçe kap, çöp kutusu oldu daha sonraları. İdeallerini buruşturup basket atmaya başladı insanoğlu. Gözün görüp aklın algılayabildiği her şey damarlarda hissedilmeye başladı. Geceler, başka gecelere dökülür oldu. Ve nihayet bütün yalancılar görevi bıraktı, bütün işi aynalar devralınca.
Fuarın son günü gelip geçmiş, yarışmanın final seçimi yapılmış, Ali Abbas Hoca ve öğrencileri -belki de mürit olmadıkları için- yarışmayı kaybetmiş, hakikaten de fena bir fikir sayılmayan projeleri birincilik ödülünü Allah diyen tirbuşon minvali bir ürüne kaptırmış, hoca sinir krizine girmiş ve fuar alanından dışarıya çıkarılıp zar zor sakinleştirilmiş, ardından da İzmir’e kafileyle dönmeyi reddedip otobüs garına gitmiş ve bulduğu ilk büfeden gençliğindeki gibi bir paket kırmızı Marlboro almış, bir banka çöküp ciğerlerini yıllardır aradıkları teselliyle buluşturmuştu. Fuar alanı yeniden pazar alanına çevrildikten sonra çevredeki esnafın tatlı rüyası da bitmişti. Çocuklar ise akıllarındaki destanı, bir bilim adamının romanıymışçasına anlattılar sınıflarındaki ötekilere. Seneler sonra üniversiteden mezun olduklarında, Ali Abbas Hoca’nın elinde yetişen eski nesillerin izinden gidecek; kendilerini bilime adamak veya akademisyenlik yoluna baş koymak şöyle dursun, eğitimini aldıkları işleri bile yapmayacak ve kayınpederlerinin fabrikalarında tepeden inme genel müdürler olacaklardı. Panayır, yerini günlük hayata bırakmıştı. Fuarın kapağına koyulduğu senenin sosyal etkinlikleri broşürü ise matbaaya girmişti çoktan, kuşe kağıdıyla basılıyordu. Yarışmayı, son umudunu yitirip İzmir’e döndükten, başka bir deyişle olmaktan korktuğu yere sürgün edildikten sonra Ali Abbas Hoca’nın hayatı, yarışmadan önce tasavvur etmeye korktuğu kadar da kötü bir çizgiye taşınmamıştı aslında. Herkesin kalıcı olmak gibi bir yükümlülüğü yoktu; kaldı ki kalıcı olmak, sikindirik bir fuar yarışmasında birincilik kazanarak olacak iş değildi. Dünyanın küreyi andıran şekli, zaman içinde evrilerek koca bir düzlük olma noktasına kadar gelmişti. Cehalet ürünü bir iddia değil, bizzat gerçeğin ta kendisiydi bu; dünyada bütün ihtimaller aynı sonuçlara çıkar olmuştu; yaşamak artık tek boyutlu bir uğraştı, dünya ise atılan bumerangların bekletmeden geriye döndükleri uçsuz bucaksız bir düzlük. Sadece kendisi için değil, herkes adına böyleydi. Anlam aramaktı boşa zaman kaybı. Ali Abbas Bey bir gün okuldan çıktıktan sonra otobüse binmek istemedi, yolları yürüyerek arşınlamaya koyuldu. Öğrencilerinin dikizlemediğinden emin olduğu köşelerde sigaralar yaktı ardı ardına. Yürürken içmekten kaçınıyordu artık; hem yaşı gereği ciğerleri tıkanıyor hem de birilerine yakalanmak, dedikodu malzemesi olmak istemiyordu. Adımlarının kendisini götürdüğü yere, evine varmadan evvel işlek caddelerden birinde, bir internet kafenin önünde asılı tabelada kırmızı led lambalarla yazılmış mekân ismi dikkatini çekti, “İH@_NET İNTERNET C@FE”. Memleketin, internet ve teknoloji kültürüyle tanıştığı dönemlerden miras kalan üç beş alışkanlıktan biriydi bu ‘A’ harfinin yerine konulan ‘@’ sembolü. Ali Abbas Hoca yarım dakika kadar bakıştı tabelayla, ardından adımını attı içeriye.
“Selamınaleyküm, boş masa var mı?”
“Var hocam,” dedi kasada duran çocuk. Yaşı ya on beş var, ya da yoktu. Ali Abbas Hoca, ‘hocam’ lafından kıllandı. Çekinerek adım attığı bir internet kafede, dersine girdiği bir velet tarafından karşılanmak istemezdi. Öğrencisi olup olmadığını tartmak için bir kez daha süzdü çocuğun yüzünü. Çıkaramadı, o kadar önemli de değildi.
“Bi’ yarım saatlik açsana.”
“Tabii. Buyur hocam, şu masa…”
Ali Abbas Bey, biri ararsa duymak için tuşlu telefonunu masanın üstüne çıkardı. Saate baktı, beşi beş geçiyor. Bilgisayarın açılışını seyretti boş bakışlarla, dönem sonları internete not girecek kadar kullanabildiği meretle internete bağlandı. Arama motorunda google’ı aratıp içini rahatlattı önce, ardından da arama yaparak nihayet varmak istediği yerle karşılaştı. Twitter ana sayfasının mavi teması, bilgisayarın ışığıyla taşınıp hocanın kırışıklı yüzünde vücut buluyordu. Direnişi sona ermişti. Güç bela kendisine bir hesap açtı, kafasından bir isim salladı ve anonim kimliğiyle siteye giriş yaptı. Ardından sanki daha evvelinden aklında kurmuş gibi Elon Musk’ı eleştiren birkaç cümle yazdı çabucak. İnsanların okuması için heşteg kullanması gerektiğini biliyordu, kullandı. Yazdıklarını ardı ardına gönderdi. Cümlelerini defalarca tekrar okudu, sonra da yırtıklarının altından süngerleri çıkmış, üzerinde belki binlerce porno filmin izlendiği deri kaplı sandalyesinde arkasına yaslandı. Damarlarında akan rahatlığı hissediyordu. Böyle hissetmeyeli ne kadar uzun zaman olduğunu düşündü, bulamadı. Bir sigara yaktı. İçeride sigara içmek serbestti. Dudaklarını sarı filtreye dayayıp derin bir nefes çekti. Ardından da ışığı yüzüne vuran ekranda, soyut ışık huzmeleri misali yokuş aşağı yuvarlanan sıska bir cam şişeyi seyretmeye daldı. Hipnotize olmuş gibiydi. Farkında bile değildi ama o sabah pencereden seyrettiği şeyin ne olduğunu nihayet anlamıştı. Bir an şüpheye düştüyse de dayanamadı. Cam şişenin peşinden koşturmaya başladı.

Yayın bilgisi

Öykü bölüm başlıkları aslen Ziya Osman Saba'ya, Ah Muhsin Ünlü'ye ve Özdemir Asaf’a ait şiirlerin isimleridir.

Katkıda bulunanlar

Görkem Çolak

Yazar

Eylül 1997’de İstanbul’da doğdum. Psikoloji mezunuyum. Dijital ürün tasarımı alanında çalışıyorum, okuma yazmayı öğrendiğim vakitlerden beridir öykü, deneme ve incelemeler yazıyorum. Hâlen İstanbul’da yaşıyorum.

2025 © Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.

Görkem Çolak © 2025

Kullanımlar izne tabidir.